Essay · Austrian School · 1978

Liberalizm

Reading time
55 min
Published
1978
Summary

Hayek, liberalizmin düşünce tarihini iki ayrı gelenek arasındaki bir gerilim olarak izler. İngiliz, evrimci gelenek Whig'lerin düşüncesinden doğmuş ve hukukun üstünlüğüne, sınırlı hükûmete ve özgür bir toplumun kendiliğinden düzenine dayanmıştır. Kıta Avrupası'na özgü, inşacı gelenek ise Fransız Devrimi'nin akılcılığından çıkmış ve halk egemenliği ile bilinçli olarak tasarlanmış bir düzen talebi aracılığıyla çoğunluğun sınırsız iktidarına doğru eğilim göstermiştir. Klasik ve ortaçağ köklerinden hareketin 1914'ten sonraki gerileyişine uzanan tarihsel bir incelemenin ardından, sistematik bölüm liberal özgürlük, hukuk, adalet, eşitlik ve demokrasi anlayışlarını geliştirir ve hükûmetin asıl hizmet işlevlerini sınırlandırır. 1973'te Enciclopedia del Novecento için yazılan bu metin, Hayek'in kendi sonraki ve hayli genişletilmiş versiyonudur: daha dolu, bağımsız bir ele alıştır, 1959 tarihli daha kısa Almanca ansiklopedi maddesinin ('Liberalismus') bir çevirisi değildir.

Giriş

1973'te İtalyan Enciclopedia del Novicento için yazılmıştır; makale, bu kitapla yaklaşık aynı zamanda İtalyanca bir çeviri olarak yayımlanacaktır.

1. Liberalizmin farklı kavramları

Bu terim bugün, yeni fikirlere açıklığı tanımlamanın ötesinde pek az ortak yönü olan çeşitli anlamlarda kullanılmaktadır; bunların bir kısmı, ondokuzuncu yüzyılda ve yirminci yüzyılın erken dönemlerinde terimle aslen kastedilen anlamlara doğrudan karşıttır. Burada tek başına ele alınacak olan, o dönemde liberalizm adı altında, batı ve orta Avrupa'daki gelişmelere yön veren en etkili düşünsel güçlerden biri olarak iş gören o geniş siyasal idealler akımıdır. Ne var ki bu hareket iki ayrı kaynaktan türemiştir; bunların doğurduğu iki gelenek, genellikle çeşitli derecelerde karışmış olsalar da, yalnızca tedirgin bir ortaklık içinde bir arada bulunmuştur ve liberal hareketin gelişimi anlaşılacaksa açıkça birbirinden ayırt edilmelidir.

‘Liberalizm’ adından çok daha eski olan ilk gelenek, klasik antikçağa dek uzanır ve modern biçimini onyedinci yüzyılın sonlarında ve onsekizinci yüzyıl boyunca İngiliz Whig'lerin siyasal öğretileri olarak almıştır. Ondokuzuncu yüzyıl Avrupa liberalizminin çoğunun izlediği siyasal kurumlar modelini bu gelenek sağlamıştır. Kıta ülkelerinde özgürlük hareketine ilham veren şey, ‘yasa altında bir hükûmet’in Büyük Britanya yurttaşlarına güvence altına aldığı bireysel özgürlüktü; bu ülkelerde mutlakiyetçilik, Britanya'da büyük ölçüde korunmuş olan ortaçağ özgürlüklerinin çoğunu yok etmişti. Gelgelelim bu kurumlar Kıta'da, Britanya'da egemen olan evrimci anlayışlardan çok farklı bir felsefi gelenek ışığında, yani toplumun tümünün akıl ilkelerine uygun olarak bilinçli biçimde yeniden inşasını talep eden rasyonalist ya da inşacı bir görüş ışığında yorumlanmıştır. Bu yaklaşım, her şeyden önce René Descartes (ama Britanya'da Thomas Hobbes da) tarafından geliştirilen yeni rasyonalist felsefeden türemiş ve en büyük etkisini onsekizinci yüzyılda Fransız Aydınlanması'nın filozofları aracılığıyla kazanmıştır. Voltaire ve J.-J. Rousseau, Fransız Devrimi'nde doruğa ulaşan ve Kıta'ya özgü ya da inşacı türdeki liberalizmin kendisinden türediği düşünsel hareketin en etkili iki simasıydı. Bu hareketin çekirdeği, İngiliz geleneğinden farklı olarak, belirli bir siyasal öğretiden ziyade genel bir zihinsel tutumdu; her türlü önyargıdan ve akılca temellendirilemeyecek her türlü inançtan kurtulma ve ‘rahiplerin ve kralların’ otoritesinden sıyrılma talebiydi. Bunun en iyi ifadesi muhtemelen B. de Spinoza'nın şu sözüdür: ‘özgür insan, yalnızca aklın buyruklarına göre yaşayan kişidir’.

Ondokuzuncu yüzyılda liberalizm diye anılır olan şeyin başlıca bileşenlerini sağlayan bu iki düşünce dizisi, düşünce, söz ve basın özgürlüğü gibi birkaç temel önerme üzerinde, muhafazakâr ve otoriter görüşlere karşı ortak bir muhalefet yaratmaya ve dolayısıyla ortak bir hareketin parçası olarak görünmeye yetecek kadar uyum içindeydi. Liberalizmin yandaşlarının çoğu, bireysel eylem özgürlüğüne ve tüm insanların bir tür eşitliğine duyulan bir inancı da dile getirirdi; ama daha yakından incelendiğinde bu uzlaşının kısmen yalnızca sözel olduğu görülür, çünkü ‘özgürlük’ ve ‘eşitlik’ anahtar terimleri biraz farklı anlamlarla kullanılıyordu. Daha eski İngiliz geleneğinde, bireyin her türlü keyfî zorlamaya karşı yasayla korunması anlamındaki özgürlüğü başlıca değerken, Kıta geleneğinde her grubun kendi yönetim biçimine ilişkin kendi kaderini tayin etme talebi en yüksek yeri tutuyordu. Bu durum, Kıta hareketinin demokrasi hareketiyle erken bir biçimde özdeşleşmeye varan bir birlikteliğe sürüklenmesine yol açtı; oysa demokrasi, İngiliz türü liberal geleneğin başlıca kaygısı olandan farklı bir sorunla ilgilidir.

Ondokuzuncu yüzyılda liberalizm olarak anılır olan bu fikirler, oluşum dönemlerinde henüz bu adla anılmıyordu. ‘Liberal’ sıfatı, siyasal çağrışımını yavaş yavaş onsekizinci yüzyılın sonlarında, Adam Smith'in ‘eşitlik, özgürlük ve adaletin liberal tasarısı’ndan söz etmesi gibi ara sıra rastlanan ifadelerde kullanıldığında edinmiştir. Ne var ki bir siyasal hareketin adı olarak liberalizm ancak bir sonraki yüzyılın başında ortaya çıkar; ilkin 1812'de İspanyol Liberales partisi tarafından kullanıldığında, biraz sonra da Fransa'da bir parti adı olarak benimsendiğinde. Britanya'da bu şekilde ancak Whig'ler ile Radikaller, 1840'ların başından itibaren Liberal Parti olarak anılır olan tek bir partide birleştikten sonra kullanılır oldu. Radikaller büyük ölçüde Kıta geleneği diye nitelediğimiz şeyden esinlendikleri için, İngiliz Liberal Partisi bile en etkili olduğu dönemde sözü edilen iki geleneğin bir kaynaşmasına dayanıyordu.

Bu olgular ışığında, ‘liberal’ terimini iki ayrı gelenekten yalnızca biri için münhasıran iddia etmek yanıltıcı olurdu. Bunlar zaman zaman sırasıyla ‘İngiliz’, ‘klasik’ ya da ‘evrimci’ tür ve ‘Kıta’ ya da ‘inşacı’ tür olarak anılmıştır. Aşağıdaki tarihsel incelemede her iki tür de ele alınacaktır; ancak yalnızca ilki belirli bir siyasal öğreti geliştirmiş olduğundan, daha sonraki sistematik açımlama onun üzerinde yoğunlaşmak zorunda kalacaktır.

Burada ABD'nin, ondokuzuncu yüzyılda Avrupa'nın çoğunu etkileyen, Avrupa'da milliyetçiliğin ve sosyalizmin daha genç hareketleriyle rekabet eden, etkisinin doruğuna 1870'lerde ulaşıp sonrasında yavaş yavaş gerileyen ama yine de 1914'e dek kamusal yaşamın iklimini belirleyen harekete benzer bir liberal hareket asla geliştirmediği belirtilmelidir. ABD'de benzer bir hareketin bulunmamasının nedeni, başlıca olarak Avrupa liberalizminin başlıca özlemlerinin kuruluşundan beri Birleşik Devletler'in kurumlarında büyük ölçüde cisimleşmiş olması ve kısmen de oradaki siyasal partilerin gelişiminin ideolojilere dayalı partilerin büyümesine elverişsiz olmasıdır. Gerçekten de Avrupa'da ‘liberal’ denilen ya da denilmiş olan şeye bugün ABD'de bir miktar haklılıkla ‘muhafazakâr’ denmektedir; öte yandan son zamanlarda orada ‘liberal’ terimi, Avrupa'da sosyalizm denecek olan şeyi tanımlamak için kullanılmıştır. Ne var ki Avrupa için de aynı ölçüde doğrudur ki, ‘liberal’ adlandırmasını kullanan siyasal partilerin hiçbiri artık ondokuzuncu yüzyılın liberal ilkelerine bağlı değildir.

Tarihsel

2. Klasik ve ortaçağ kökleri

Eski Whig'lerin evrimci liberalizmlerini biçimlendirdikleri temel ilkelerin uzun bir ön tarihi vardır. Bunları formüle eden onsekizinci yüzyıl düşünürleri, gerçekten de klasik antikçağdan alınan fikirler ve İngiltere'de mutlakiyetçilik tarafından söndürülmemiş belirli ortaçağ gelenekleri sayesinde büyük ölçüde desteklenmişlerdir.

Bireysel özgürlük idealini açıkça formüle eden ilk halk, eski Yunanlılar ve özellikle MÖ beşinci ve dördüncü yüzyılların klasik döneminde Atinalılardı. Bazı ondokuzuncu yüzyıl yazarlarının, antik insanın bireysel özgürlüğü modern anlamda bilmediği yönündeki iddiası, Atinalı generalin Sicilya seferi sırasında en büyük tehlike anında askerlere, ‘canlarının istediği gibi yaşamak için sınırsız bir takdir hakkı’ bırakan bir ülke için savaştıklarını hatırlatması gibi olaylarla açıkça çürütülmektedir. Onların özgürlük anlayışı, yasa altında özgürlük ya da yaygın deyişle yasanın kral olduğu bir durum anlayışıydı. Bu, erken klasik dönemlerde, eski adını kullanmasa da Aristoteles tarafından hâlâ açıkça betimlenen isonomia ya da yasa önünde eşitlik idealinde ifadesini bulmuştur. Bu yasa, yurttaşın özel alanının devlete karşı öyle bir korunmasını içeriyordu ki, ‘Otuz Tiran’ döneminde bile bir Atinalı yurttaş evinde kaldığı sürece tümüyle güvendeydi. Girit hakkında ise (Strabon'un aktardığı Ephorus tarafından) şu bile bildirilir: özgürlük devletin en yüksek iyiliği sayıldığı için, anayasa ‘mülkü özellikle onu edinenlere’ güvence altına almıştır, ‘oysa kölelik durumunda her şey yönetenlere aittir, yönetilenlere değil’. Atina'da halk meclisinin yasayı değiştirme yetkileri kesinlikle sınırlandırılmıştı; gerçi böyle bir meclisin keyfî eylemde bulunmasının yerleşik yasa tarafından dizginlenmesini reddettiği ilk örneklere de daha o zaman rastlarız. Bu liberal idealler, özellikle Stoacı filozoflar tarafından daha da geliştirildi; onlar bu idealleri, tüm hükûmetlerin yetkilerini sınırlayan bir doğa yasası anlayışı ve tüm insanların o yasa önünde eşitliği anlayışı aracılığıyla şehir devletinin sınırlarının ötesine genişlettiler.

Bu Yunan özgürlük idealleri modern çağa başlıca olarak Romalı yazarların yapıtları aracılığıyla aktarılmıştır. Bunların açık ara en önemlisi ve muhtemelen bu fikirlerin modern çağın başında canlanmasına başka herhangi birinden daha çok ilham veren tek sima, Marcus Tullius Cicero'ydu. Ama en azından tarihçi Titus Livius ve imparator Marcus Aurelius da, liberalizmin modern gelişiminin başında onaltıncı ve onyedinci yüzyıl düşünürlerinin başlıca yararlandığı kaynaklar arasında sayılmalıdır. Roma, bunlara ek olarak, en azından Avrupa kıtasına son derece bireyci bir özel hukuk armağan etmiştir; özel mülkiyetin çok katı bir anlayışı çevresinde toplanan, üstelik Justinianus dönemindeki kodifikasyona dek yasamanın çok az karıştığı ve bunun sonucunda hükûmetin yetkilerinin bir kullanımından ziyade onlar üzerinde bir kısıtlama olarak görülen bir hukuk.

Erken modernler, ayrıca, Ortaçağ boyunca korunmuş olan ve Kıta'da ancak modern çağın başında mutlak monarşinin yükselişiyle söndürülen yasa altında özgürlük geleneğinden de yararlanabildiler. Modern bir tarihçinin (R. W. Southern) betimlediği gibi,

kurala değil de iradeye göre yönetilen şeye duyulan nefret, Ortaçağ'da çok derinlere işliyordu ve bu nefret hiçbir zaman dönemin ikinci yarısında olduğu kadar güçlü ve etkin bir güç olmamıştı. . . . Yasa özgürlüğün düşmanı değildi: tersine, özgürlüğün ana hatları, dönem boyunca evrilen şaşırtıcı çeşitlilikteki yasalarla çiziliyordu. . . . Yüksekler ve aşağıdakiler aynı biçimde, altında yaşadıkları kuralların sayısını artırmakta ısrar ederek özgürlük arıyorlardı.

Bu anlayış, hükûmetten ayrı ve onun üstünde var olan bir yasaya duyulan inançtan güçlü bir destek aldı; Kıta'da bir doğa yasası olarak tasarlanan, ama İngiltere'de, bir yasa koyucunun ürünü olmayıp kişisel olmayan adalet için sürekli bir arayıştan doğmuş olan Common Law olarak var olan bir anlayış. Bu fikirlerin biçimsel olarak işlenmesi Kıta'da başlıca olarak Skolastikler tarafından sürdürüldü; bu, ilk büyük sistemleştirmesini, Aristoteles'ten türeyen temeller üzerinde, Thomas Aquinas'ın eliyle aldıktan sonra olmuştur; onaltıncı yüzyılın sonuna gelindiğinde, bazı İspanyol Cizvit filozofları bunu özünde liberal bir siyaset sistemine, özellikle iktisadi alanda, dönüştürmüşlerdi; bu alanda, ancak onsekizinci yüzyılın İskoç filozofları tarafından yeniden canlandırılan pek çok şeyi öncelemişlerdi.

Son olarak, İtalyan Rönesansı'nın şehir devletlerindeki, özellikle Floransa'daki, ve Hollanda'daki bazı erken gelişmelerden de söz edilmelidir; İngiltere'nin on yedinci ve on sekizinci yüzyıllardaki gelişimi büyük ölçüde bunlardan yararlanabilmiştir.

3. İngiliz Whig geleneği

Hukukun egemenliği ya da üstünlüğü fikirleri nihai biçimini, İngiliz İç Savaşı ve Commonwealth dönemi sırasındaki tartışmalar boyunca kazandı; bu fikirler, 1688'deki 'Şanlı Devrim'in ardından Whig Partisi'ni iktidara taşıyan önder ilkeleri hâline geldi. Klasik formülasyonlar John Locke'un İkinci Yönetim Üzerine İnceleme (1689) eserinde sağlandı; ne var ki bu eser bazı açılardan, on sekizinci yüzyıl İngiliz düşünürlerine özgü hâle gelen yorumdan daha da rasyonalist bir kurumlar yorumu sunar. (Daha kapsamlı bir anlatım, Whig öğretisinin erken sözcüleri olarak Algernon Sidney ile Gilbert Burnet'in yazılarını da göz önünde bulundurmak zorunda kalırdı.) İngiliz liberal hareketi ile ağırlıklı olarak nonkonformist ve Kalvinist ticaret ve sanayi sınıfları arasındaki, son zamanlara kadar İngiliz liberalizmine özgü kalan o yakın bağ da yine bu dönemde doğdu. Bunun yalnızca, ticari girişim ruhunu geliştiren aynı sınıfların Kalvinist Protestanlığa da daha açık oldukları anlamına mı geldiği, yoksa bu dini görüşlerin doğrudan liberal siyaset ilkelerine mi yol açtığı, burada daha fazla ele alınamayacak, çokça tartışılan bir konudur. Ne var ki başlangıçta son derece hoşgörüsüz olan dini mezhepler arasındaki mücadelenin sonunda hoşgörü ilkelerini doğurmuş olması ve İngiliz liberal hareketinin Kalvinist Protestanlıkla sıkı sıkıya bağlı kalmış olması kuşku götürmez bir olgudur.

On sekizinci yüzyıl boyunca, yönetimin genel hukuk kurallarıyla sınırlanması ve yürütme erkinin yetkilerine ağır kısıtlamalar getirilmesi yönündeki Whig öğretisi, İngiltere'ye özgü bir öğreti hâline geldi. Bu öğreti, dünya geneline başlıca Montesquieu'nün Kanunların Ruhu (1748) eseri ve başta Voltaire olmak üzere diğer Fransız yazarların yazıları aracılığıyla tanıtıldı. İngiltere'de entelektüel temeller, başta David Hume ve Adam Smith olmak üzere İskoç ahlak felsefecileri ile bazı İngiliz çağdaşları ve dolaysız ardılları tarafından daha da geliştirildi. Hume yalnızca felsefi çalışmasında hukukun liberal kuramının temelini atmakla kalmadı, İngiltere Tarihi (1754–62) eserinde de İngiliz tarihini Hukukun Egemenliği'nin tedrici doğuşu olarak yorumladı ve bu anlayışı İngiltere'nin sınırlarının çok ötesinde tanınır kıldı. Adam Smith'in belirleyici katkısı, bireyler uygun hukuk kurallarıyla dizginlendiğinde kendiliğinden oluşan, kendi kendini üreten bir düzenin anlatımıydı. Onun Ulusların Zenginliğinin Mahiyeti ve Nedenleri Üzerine Bir İnceleme eseri, belki başka herhangi bir tek eserden daha çok modern liberalizmin gelişiminin başlangıcını işaret eder. Yönetimin yetkileri üzerindeki, salt her türlü keyfi iktidara duyulan güvensizlikten kaynaklanan bu kısıtlamaların İngiltere'nin ekonomik refahının başlıca nedeni hâline geldiğini insanlara anlattı.

Ne var ki İngiltere'deki bir liberal hareketin başlangıçları, kısa süre sonra Fransız Devrimi'ne karşı bir tepki ve onun İngiltere'deki, Kıta'ya özgü ya da inşacı liberalizmin fikirlerini İngiltere'ye taşımaya çalışan hayranlarına duyulan güvensizlik nedeniyle kesintiye uğradı. Liberalizmin bu erken İngiliz gelişiminin sonu, Whig öğretisini Amerikan kolonicilerinin savunusunda parlak bir biçimde yeniden ortaya koyduktan sonra Fransız Devrimi'nin fikirlerine şiddetle karşı dönen Edmund Burke'ün eseriyle işaretlenir.

Eski Whig'lerin ve Adam Smith'in öğretisine dayanan gelişme ancak Napolyon Savaşları'nın sonundan sonra yeniden başladı. Sonraki entelektüel gelişme, büyük ölçüde İskoç ahlak felsefecilerinin, çoğu Adam Smith geleneğindeki iktisatçılar olan ve Edinburgh Review çevresinde toplanan bir öğrenci grubu tarafından yönlendirildi; saf Whig öğretisi, tarihçi T. B. Macaulay tarafından bir kez daha, Kıta düşüncesini geniş ölçüde etkileyen bir biçimde yeniden ortaya kondu; Macaulay, on dokuzuncu yüzyıl için, Hume'un tarihsel çalışmasında on sekizinci yüzyıl için yaptığını yaptı. Ne var ki bu gelişmeye, öncülüğünü Benthamcı 'Felsefi Radikaller'in üstlendiği ve İngiliz geleneğinden çok Kıta geleneğine dayanan bir radikal hareketin hızlı büyümesi de koşut gidiyordu. Nihayetinde bu geleneklerin kaynaşmasından, 1830'larda, yaklaşık 1842'den itibaren Liberal Parti olarak anılır hâle gelen ve yüzyılın geri kalanında Avrupa'daki liberal hareketin en önemli temsilcisi olarak kalan siyasi parti doğdu.

Ne var ki bundan çok önce, Amerika'dan bir başka belirleyici katkı gelmişti. Eski İngiliz kolonicilerinin, yazılı bir anayasada, İngiliz özgürlük geleneğinin temelleri olarak anladıkları şeyi yönetimin yetkilerini sınırlamak amacıyla açıkça formüle etmeleri ve özellikle temel özgürlüklerin bir Haklar Bildirgesi'nde ifade edilmesi, Avrupa'daki liberalizmin gelişimini derinden etkileyen bir siyasi kurumlar modeli sundu. Birleşik Devletler, halkları özgürlüğün güvencelerini siyasi kurumlarında zaten cisimleştirdiklerini hissettiği için hiçbir zaman ayrı bir liberal hareket geliştirmemiş olsa da, Avrupalılar için özgürlüğün düşler ülkesi ve on sekizinci yüzyıl boyunca İngiliz kurumlarının yaptığı kadar siyasi özlemlere ilham veren örnek hâline geldi.

4. Kıta liberalizminin gelişimi

Fransız Aydınlanması filozoflarının radikal fikirleri, başlıca Turgot, Condorcet ve Abbé Sieyès tarafından siyasi sorunlara uygulandıkları biçimleriyle, Devrim ve Napolyon dönemleri boyunca Fransa'da ve Kıta'nın komşu ülkelerinde ilerici görüşe büyük ölçüde hâkim oldu; ancak belirgin bir liberal hareketten söz edilebilmesi için Restorasyon'un beklenmesi gerekir. Fransa'da bu hareket Temmuz Monarşisi (1830–48) sırasında doruğuna ulaştı, ama bu dönemden sonra küçük bir seçkin azınlıkla sınırlı kaldı. Hareket, birbirinden farklı çeşitli düşünce damarlarından oluşuyordu. İngiliz geleneği olarak gördüğü şeyi sistemleştirmek ve Kıta koşullarına uyarlamak yönünde önemli bir girişim Benjamin Constant tarafından yapıldı ve 1830'lar ile 1840'lar boyunca F. P. G. Guizot'nun önderliğindeki, 'doctrinaires' olarak bilinen bir grup tarafından daha da geliştirildi. 'Garantizm' adıyla bilinen programları, özünde yönetime anayasal sınırlamalar getiren bir öğretiydi. On dokuzuncu yüzyılın ilk yarısındaki Kıta liberal hareketinin en önemli bölümünü oluşturan bu anayasal öğreti için, yeni kurulan Belçika devletinin 1831 anayasası önemli bir model işlevi gördü. Büyük ölçüde İngiltere'den türeyen bu geleneğe, belki de en önemli Fransız liberal düşünür olan Alexis de Tocqueville de mensuptu.

Ne var ki Kıta'da hâkim olan liberalizm türünü İngiliz türünden büyük ölçüde ayıran özellik, başından itibaren en iyi şekilde özgür düşünceli yönü olarak betimlenebilecek olan ve güçlü bir kilise karşıtı, din karşıtı ve genel olarak gelenek karşıtı tutumda kendini gösteren şeydi. Yalnızca Fransa'da değil, Avrupa'nın diğer Roma Katolik bölgelerinde de Roma kilisesiyle süregelen çatışma, liberalizm için öyle belirleyici hâle geldi ki, özellikle yüzyılın ikinci yarısında kilise 'modernizm'e ve dolayısıyla liberal reform taleplerinin çoğuna karşı mücadeleye giriştikten sonra, birçok kişiye liberalizmin başlıca özelliği gibi göründü.

Yüzyılın ilk yarısı boyunca, 1848 devrimlerine kadar, Fransa'daki liberal hareket, batı ve orta Avrupa'nın geri kalanının çoğunda olduğu gibi, demokratik hareketle de İngiliz liberalizmine kıyasla çok daha sıkı bir ittifak içinde olmuştu. Hatta yüzyılın ikinci yarısı boyunca büyük ölçüde demokratik hareket ve yeni sosyalist hareket tarafından yerinden edildi. Serbest ticaret hareketinin liberal grupları bir araya topladığı, yüzyılın ortalarındaki kısa bir dönem dışında, liberalizm Fransa'nın siyasi gelişiminde bir daha önemli bir rol oynamadı; 1848'den sonra Fransız düşünürler de liberalizmin öğretisine hiçbir önemli katkıda bulunmadı.

Almanya'daki liberal hareket biraz daha önemli bir rol oynadı ve on dokuzuncu yüzyılın ilk üç çeyreği boyunca daha belirgin bir gelişme gerçekleşti. İngiltere ve Fransa'dan türeyen fikirlerden büyük ölçüde etkilenmiş olsalar da, bu fikirler Alman liberallerinin en büyük ve en erken üçünün – filozof Immanuel Kant, bilgin ve devlet adamı Wilhelm von Humboldt ve şair Friedrich Schiller'in – fikirleriyle dönüştürüldü. Kant, David Hume'unkilere benzer çizgilerde, bireysel özgürlüğün korunması olarak hukuk kavramı ile Hukukun Egemenliği (ya da Almanya'da bilinir hâle geldiği adıyla Rechtsstaat) kavramı çevresinde bir kuram sunmuştu; Humboldt, erken bir eserinde, Devletin Etki Alanı ve Görevleri Üzerine (1792), tümüyle hukuk ve düzenin sürdürülmesiyle sınırlanmış bir devlet tablosu geliştirmişti – o sırada yalnızca küçük bir bölümü yayımlanan, ama nihayet 1854'te tümüyle yayımlandığında (ve İngilizceye çevrildiğinde) yalnızca Almanya'da değil, İngiltere'de J. S. Mill ve Fransa'da E. Laboulaye gibi birbirinden farklı düşünürler üzerinde de geniş bir etki uygulayan bir kitap. Son olarak şair Schiller, muhtemelen Almanya'daki tüm eğitimli kamuoyunu kişisel özgürlük idealiyle tanıştırmak için başka herhangi bir tek kişiden daha çoğunu yaptı.

Prusya'da, Freiherr vom Stein'ın reformları sırasında liberal bir politikaya doğru erken bir başlangıç oldu, ama bunu Napolyon Savaşları'nın sonundan sonra bir başka tepki dönemi izledi. Ancak 1830'larda genel bir liberal hareket gelişmeye başladı; ne var ki bu hareket, İtalya'da da geçerli olduğu gibi, başından itibaren ülkenin birleştirilmesini amaçlayan bir milliyetçi hareketle sıkı sıkıya bağlıydı. Genel olarak Alman liberalizmi başlıca bir anayasacı hareketti; bu hareket, kuzey Almanya'da biraz daha çok İngiliz örneğiyle yönlendirilirken, güneyde Fransız modeli daha etkiliydi. Bu durum başlıca, yönetimin takdir yetkilerini sınırlama sorununa karşı farklı bir tutumda dile geldi: kuzeyde Hukukun Egemenliği'nin (ya da Rechtsstaat'ın) oldukça katı bir anlayışını doğururken, güneyde idarenin olağan mahkemelerden bağımsızlığını vurgulayan Fransız Kuvvetler Ayrılığı yorumuyla daha çok yönlendiriliyordu. Ne var ki güneyde, özellikle Baden ve Württemberg'de, C. von Rotteck ve C. T. Welcker'in Staatslexicon'u çevresinde daha etkin bir liberal kuramcılar grubu gelişti; bu grup, 1848 devriminden önceki dönemde Alman liberal düşüncesinin başlıca merkezi hâline geldi. O devrimin başarısızlığı bir başka kısa tepki dönemini getirdi, ama 1860'larda ve 1870'lerin başında bir süreliğine Almanya'nın da hızla bir liberal düzene doğru ilerlediği izlenimi doğdu. Rechtsstaat'ı kesin olarak kurmayı amaçlayan anayasal ve hukuki reformlar bu dönemde tamamlandı. 1870'lerin ortası, muhtemelen Avrupa'daki liberal hareketin en büyük etkisini ve en doğuya doğru yayılımını kazandığı dönem olarak görülmelidir. Almanya'nın 1878'de korumacılığa dönüşü ve Bismarck'ın aşağı yukarı aynı sırada başlattığı yeni sosyal politikalarla birlikte, hareketin geri çekilmesi başladı. Bir düzineden biraz fazla yıl boyunca serpilmiş olan liberal parti hızla geriledi.

Hem Almanya'da hem de İtalya'da liberal hareketin gerilemesi, hareketin ulusal birlik hareketiyle olan bağını yitirmesiyle başladı; sağlanan birlik ise dikkati yeni devletlerin güçlendirilmesine yöneltti; ayrıca bir işçi hareketinin doğuşu, liberalizmi o zamana dek işçi sınıfının siyaseten etkin kesiminin desteklediği ‘ilerici’ parti konumundan yoksun bıraktı.

5. Klasik Britanya liberalizmi

On dokuzuncu yüzyılın büyük bölümü boyunca liberal ilkelerin gerçekleştirilmesine en yakın görünen Avrupa ülkesi Büyük Britanya'ydı. Burada bu ilkelerin çoğu yalnızca güçlü bir Liberal Parti tarafından değil, halkın çoğunluğu tarafından da kabul edilmiş görünüyordu; hatta Muhafazakârlar bile çoğu kez liberal reformların gerçekleştirilmesinin aracı hâline geldi. Britanya'nın Avrupa'nın geri kalanına liberal bir düzenin temsilî modeli olarak görünmesini sağlayan büyük olaylar, 1829 Katolik kurtuluşu, 1832 Reform Yasası ve Muhafazakâr Sir Robert Peel'in 1846'da tahıl yasalarını ilga etmesiydi. O dönemde liberalizmin iç politikaya ilişkin başlıca talepleri karşılanmış olduğundan, ajitasyon serbest ticaretin yerleştirilmesi üzerinde yoğunlaştı. 1820 tarihli Tüccarların Dilekçesi'yle başlatılan ve 1836'dan 1846'ya kadar Tahıl Yasaları Karşıtı Birlik (Anti-Corn-Law League) tarafından sürdürülen hareket, özellikle Richard Cobden ile John Bright'ın önderliğinde, Adam Smith'in ve onu izleyen klasik iktisatçıların liberal ilkelerinin gerektireceğinden bir ölçüde daha aşırı bir laissez faire tutumu benimseyen bir grup radikal tarafından geliştirildi. Onların baskın serbest ticaret tutumu, güçlü bir emperyalizm karşıtı, müdahalecilik karşıtı ve militarizm karşıtı tavırla ve devlet yetkilerinin her türlü genişlemesine duyulan bir nefretle birleşiyordu; kamu harcamalarındaki artışı esas olarak denizaşırı işlere yapılan istenmeyen müdahalelere bağlıyorlardı. Muhalefetleri öncelikle merkezî hükûmetin yetkilerinin genişletilmesine yönelikti ve iyileştirmelerin çoğunun ya yerel yönetimin ya da gönüllü örgütlerin özerk çabalarından gelmesi bekleniyordu. ‘Barış, Tasarruf ve Reform’ bu dönemin liberal sloganı hâline geldi; burada ‘reform’ demokrasinin genişletilmesinden çok eski suistimallerin ve ayrıcalıkların kaldırılmasına işaret ediyordu; hareket demokrasiyle daha sıkı bir biçimde ancak 1867 tarihli İkinci Reform Yasası döneminde ilişkilendi. Hareket, 1860'ta Fransa ile imzalanan ve Britanya'da serbest ticaretin yerleşmesine yol açan, ayrıca serbest ticaretin yakında her yerde egemen olacağına dair yaygın bir beklenti doğuran ticari bir antlaşma olan Cobden Antlaşması'yla doruğuna ulaşmıştı. O dönemde Britanya'da liberal hareketin önder figürü olarak, önce Maliye Bakanı (Chancellor of the Exchequer) ardından liberal Başbakan olarak görev yapan ve özellikle Palmerston'ın 1865'teki ölümünden sonra, başlıca yardımcısı John Bright ile birlikte dış politika bakımından liberal ilkelerin canlı vücut bulmuş hâli olarak yaygın biçimde görülen W. E. Gladstone da ortaya çıktı. Onunla birlikte ayrıca Britanya liberalizminin güçlü ahlaki ve dinî görüşlerle olan eski bağı yeniden canlandı.

On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında düşünsel alanda liberalizmin temel ilkeleri yoğun bir biçimde tartışıldı. Filozof Herbert Spencer'da, W. von Humboldt'un konumuna benzer biçimde, bireyci bir asgari devletin aşırı savunusu etkili bir açıklayıcı buldu. Ne var ki John Stuart Mill, ünlü kitabı Özgürlük Üzerine (On Liberty) (1859) eserinde eleştirisini esas olarak hükûmetin eylemlerine değil, kanaatin tiranlığına yöneltti ve başka bazı eserlerinde dağıtıcı adaleti savunmasıyla ve sosyalist özlemlere yönelik genel sempatik tutumuyla, liberal aydınların büyük bir bölümünün ölçülü bir sosyalizme doğru kademeli geçişini hazırladı. Bu eğilim, daha eski liberallerin ağırlıklı olarak olumsuz özgürlük anlayışına karşı devletin olumlu işlevlerini vurgulayan filozof T. H. Green'in etkisiyle gözle görülür biçimde güçlendi.

Ne var ki on dokuzuncu yüzyılın son çeyreğinde liberal kamp içinde liberal öğretilere yönelik epeyce iç eleştiri görülmüş ve Liberal Parti yeni işçi hareketine destek kaptırmaya başlamış olsa da, liberal düşüncelerin Büyük Britanya'daki üstünlüğü yirminci yüzyıla iyice sarktı ve korumacı taleplerin yeniden canlanmasını yenilgiye uğratmayı başardı; gerçi Liberal Parti müdahaleci ve emperyalist unsurların giderek artan sızmasından kurtulamadı. Belki de H. Campbell-Bannerman hükûmeti (1905–8) eski tipteki son liberal hükûmet olarak görülmelidir; oysa onun halefi H. H. Asquith döneminde, daha eski liberal ilkelerle bağdaşıp bağdaşmadığı kuşkulu olan yeni sosyal politika deneyleri yapıldı. Ancak genel olarak söylenebilir ki, Britanya politikasının liberal çağı Birinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesine kadar sürdü ve liberal düşüncelerin Britanya'daki egemen etkisi ancak bu savaşın yol açtığı sonuçlarla sona erdi.

6. Liberalizmin gerilemesi

Birinci Dünya Savaşı'nın ardından bazı yaşlı Avrupalı devlet adamları ve pratik işlerdeki diğer önderler hâlâ özünde liberal bir bakış açısıyla yönlendiriliyor olsa ve başlangıçta savaş öncesi dönemin siyasi ve iktisadi kurumlarını yeniden tesis etme girişimlerinde bulunulsa da, çeşitli etkenler liberalizmin etkisinin İkinci Dünya Savaşı'na kadar istikrarlı biçimde gerilemesine yol açtı. Bunların en önemlisi, özellikle aydınların büyük bir bölümünün gözünde, sosyalizmin ilerici hareket olarak liberalizmin yerini almış olmasıydı. Böylece siyasi tartışma esas olarak sosyalistler ile muhafazakârlar arasında yürüdü; her ikisi de, farklı amaçlarla da olsa, devletin artan faaliyetlerini destekliyordu. İktisadi güçlükler, işsizlik ve istikrarsız para birimleri, hükûmet tarafından çok daha fazla iktisadi denetim gerektiriyor gibi görünüyordu ve korumacılığın ve diğer milliyetçi politikaların yeniden canlanmasına yol açtı. Bunun sonucu, hükûmetin bürokratik aygıtının hızla büyümesi ve bu aygıtın geniş kapsamlı takdir yetkileri edinmesiydi. Daha savaş sonrası ilk on yılda güçlü olan bu eğilimler, ABD'nin 1929 çöküşünü izleyen Büyük Buhran sırasında daha da belirginleşti. Büyük Britanya'nın 1931'de altın standardını nihai olarak terk etmesi ve korumacılığa geri dönmesi, özgür bir dünya ekonomisinin kesin sonunu işaret ediyor gibi görünüyordu. Avrupa'nın geniş kesimlerinde diktatörlük ya da totaliter rejimlerin yükselişi, yalnızca doğrudan etkilenen ülkelerde geriye kalan zayıf liberal grupları söndürmekle kalmadı; aynı zamanda ortaya çıkardığı savaş tehdidi, Batı Avrupa'da bile iktisadi işler üzerinde giderek artan bir hükûmet egemenliğine ve ulusal kendine yeterliğe yönelik bir eğilime yol açtı.

İkinci Dünya Savaşı'nın bitiminin ardından liberal düşünceler bir kez daha geçici biçimde canlandı; bu, kısmen her türlü totaliter rejimin baskıcı niteliğine ilişkin yeni bir farkındalıktan, kısmen de iki savaş arası dönemde büyüyen uluslararası ticaret engellerinin iktisadi buhrandan büyük ölçüde sorumlu olduğunun kabul edilmesinden kaynaklanıyordu. Temsilî başarı, 1948 tarihli Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT) idi; ne var ki Ortak Pazar ve EFTA gibi daha büyük bir iktisadi birlik yaratma girişimleri de görünürde aynı yönü hedefliyordu. Yine de liberal iktisadi ilkelere dönüşü vaat ediyor gibi görünen en kayda değer olay, Ludwig Erhard'ın girişimiyle ‘sosyal piyasa ekonomisi’ denen şeye açıkça bağlanmış olan ve bunun sonucunda kısa sürede refah bakımından muzaffer ulusları geride bırakan, yenilmiş Almanya'nın olağanüstü iktisadi toparlanmasıydı. Bu olaylar, bir süre için özünde liberal bir iktisadi rejimin batı ve orta Avrupa'da yeniden kalıcı biçimde yerleşmesinin olası göründüğü, görülmemiş bir büyük refah dönemini başlattı. Düşünsel alanda da bu dönem, liberal politikanın ilkelerini yeniden ifade etme ve geliştirme yönünde yenilenmiş çabalar getirdi. Ne var ki refahı uzatma ve para ile kredinin genişletilmesi yoluyla tam istihdamı güvence altına alma çabaları, sonunda dünya çapında enflasyonist bir gelişme yarattı; istihdam buna öyle uyum sağladı ki, enflasyon, yaygın bir işsizlik üretmeden durdurulamaz hâle geldi. Oysa işleyen bir piyasa ekonomisi, hızlanan enflasyon altında sürdürülemez; başka hiçbir neden olmasa bile, hükûmetler enflasyonun etkileriyle fiyat ve ücret denetimi yoluyla mücadele etmek zorunda kalacaklarını yakında hissedecekleri için. Enflasyon her zaman ve her yerde yönlendirilmiş bir ekonomiye yol açmıştır ve enflasyonist bir politikaya bağlanmanın piyasa ekonomisinin yıkılması ve merkezî olarak yönlendirilen totaliter bir iktisadi ve siyasi sisteme geçiş anlamına gelmesi pekâlâ olasıdır.

Günümüzde klasik liberal konumun savunucuları yeniden çok küçük sayılara, başlıca iktisatçılara inmiştir. Ve ‘liberal’ adı, ABD'de bir süredir olduğu gibi, Avrupa'da bile artık özünde sosyalist özlemleri adlandırmak için kullanılır hâle gelmektedir; çünkü J. A. Schumpeter'in deyişiyle, ‘üstün ama amaçlanmamış bir iltifat olarak, özel girişim sisteminin düşmanları bu etiketi sahiplenmeyi akıllıca bulmuşlardır.’

Sistematik

7. Özgürlüğün liberal kavranışı

Yalnızca liberalizmin ‘Britanya’ ya da evrimci tipi belirli bir siyasi program geliştirmiş olduğundan, liberalizmin ilkelerinin sistematik bir biçimde serimlenmesine yönelik bir girişimin bu tip üzerinde yoğunlaşması gerekecek; ‘Kıtasal’ ya da inşacı (constructivistic) tipin görüşlerinden ise yalnızca ara sıra, karşıtlık yoluyla söz edilecektir. Bu olgu, ayrıca Kıtada sıklıkla yapılan ama Britanya tipine uygulanamayan bir başka ayrımın –siyasi ile iktisadi liberalizm arasındaki ayrımın (özellikle İtalyan filozof Benedetto Croce tarafından liberalismo ile liberismo arasındaki ayrım olarak geliştirilmiştir)– reddini de gerektirir. Britanya geleneği bakımından ikisi ayrılmazdır; çünkü hükûmetin zorlayıcı yetkilerinin adil davranışın genel kurallarının uygulanmasıyla sınırlanması temel ilkesi, hükûmeti bireylerin iktisadi faaliyetlerini yönlendirme ya da denetleme gücünden yoksun bırakırken, böyle yetkilerin tanınması hükûmete özünde keyfî ve takdire dayalı bir güç verir ki bu, tüm liberallerin güvence altına almak istediği bireysel amaçların seçimindeki özgürlüğü bile kısıtlamadan edemez. Yasa altındaki özgürlük iktisadi özgürlüğü gerektirir; oysa iktisadi denetim, tüm amaçlara yönelik araçların denetimi olarak, tüm özgürlüğün kısıtlanmasını olanaklı kılar.

İşte tam da bu bağlamda, farklı liberalizm türlerinin bireyin özgürlüğü talebi ve bunun beraberinde getirdiği bireysel kişiliğe duyulan saygı konusundaki görünürdeki uzlaşması, önemli bir farkı gizler. Liberalizmin altın çağında bu özgürlük kavramının oldukça belirli bir anlamı vardı: bu, öncelikle özgür kişinin keyfî zorlamaya tabi olmadığı anlamına geliyordu. Ne var ki toplum içinde yaşayan insan için böyle bir zorlamaya karşı korunma, bütün insanlara yönelik bir kısıtlamayı gerektiriyordu; onları başkalarını zorlama olanağından yoksun bırakıyordu. Herkes için özgürlük, ancak Immanuel Kant'ın o ünlü formülünde olduğu gibi, her bireyin özgürlüğü diğer herkesin eşit özgürlüğüyle bağdaşandan daha öteye uzanmadığı takdirde gerçekleştirilebilirdi. Bu nedenle liberal özgürlük anlayışı, zorunlu olarak, herkes için aynı özgürlüğü güvence altına almak amacıyla her bireyin özgürlüğünü sınırlayan bir hukuk altındaki özgürlüktü. Bu, kimi zaman tecrit edilmiş bir bireyin ‘doğal özgürlüğü’ olarak tanımlanan şeyi değil, toplum içinde mümkün olan ve başkalarının özgürlüğünü korumak için gerekli olan kurallarla sınırlanmış özgürlüğü ifade ediyordu. Bu bakımdan liberalizm, anarşizmden kesin olarak ayrılmalıdır. Liberalizm, herkesin mümkün olduğunca özgür olması isteniyorsa zorlamanın tümüyle ortadan kaldırılamayacağını, ancak bireylerin ya da grupların başkalarını keyfî olarak zorlamasını önlemek için gerekli olan o asgari düzeye indirilebileceğini kabul eder. Bu, bilinen kurallarla çevrelenmiş bir alan içindeki özgürlüktü; bu alan, birey bu sınırlar içinde kaldığı sürece zorlanmaktan kaçınmasını mümkün kılıyordu.

Bu özgürlük, ancak onu güvence altına almayı amaçlayan kurallara uyabilecek olanlara sağlanabilirdi. Yalnızca yetişkin ve aklı başında olanlar, eylemlerinden tam anlamıyla sorumlu sayılarak bu özgürlüğe tam olarak hak kazanmış kabul ediliyordu; buna karşılık çocuklar ile zihinsel yetilerine tam olarak sahip olmayan kişiler söz konusu olduğunda çeşitli derecelerde vesayet uygun görülüyordu. Ve herkes için aynı özgürlüğü güvence altına almayı amaçlayan kuralların çiğnenmesi durumunda, bir kişi ceza olarak, bu kurallara uyanların yararlandığı o zorlamadan muafiyeti yitirebilirdi.

Eylemlerinden sorumlu sayılan herkese böylece tanınan bu özgürlük, onları aynı zamanda kendi kaderlerinden de sorumlu kılıyordu: hukukun koruması herkese amaçlarının peşinden gitmede yardımcı olacaktı, ama devletin bireylere çabalarının belirli sonuçlarını güvence altına alması beklenmiyordu. Bireyin kendi bilgisini ve yeteneklerini, kendi seçtiği amaçların peşinden giderken kullanabilmesini sağlamak, hem devletin herkese güvence altına alabileceği en büyük yarar olarak, hem de bu bireyleri başkalarının refahına en büyük katkıyı yapmaya yöneltmenin en iyi yolu olarak görülüyordu. Bir bireyin, kendine özgü koşulları ve yetenekleri sayesinde gerçekleştirebileceği –ve hiçbir otoritenin bilemeyeceği– en iyi çabaları ortaya çıkarmak, her bireyin özgürlüğünün diğer herkese sağlayacağı başlıca üstünlük olarak düşünülüyordu.

Liberal özgürlük anlayışı çoğu kez yalnızca olumsuz bir kavram olarak tanımlanmıştır ve bu da haklı olarak böyledir. Tıpkı barış ve adalet gibi, bu da bir kötülüğün yokluğuna, fırsatlar açan ama belirli yararları güvence altına almayan bir duruma işaret eder; ne var ki onun, farklı bireylerin güttüğü amaçlar için gereken araçların elde edilebilir olma olasılığını artıracağı bekleniyordu. Dolayısıyla özgürlük yönündeki liberal talep, bireysel çabaların önündeki insan eliyle kurulmuş tüm engellerin kaldırılması talebidir; topluluğun ya da devletin belirli malları sağlaması gerektiği yönünde bir iddia değildir. Bu, gerekli göründüğü yerlerde ya da en azından belirli hizmetleri sağlamanın daha etkili bir yolu olduğu durumlarda kolektif eyleme engel oluşturmaz; ama bunu bir yerindelik meselesi olarak görür ve bu haliyle de hukuk önünde eşit özgürlük temel ilkesiyle sınırlı sayar. 1870'lerde başlayan liberal öğretinin gerilemesi, özgürlüğün, çok çeşitli belirli amaçlara ulaşma araçlarına hükmetme ve genellikle bu araçların devlet tarafından sağlanması olarak yeniden yorumlanmasıyla yakından bağlantılıdır.

8. Hukukun liberal anlayışı

Hukuk altındaki özgürlük ya da keyfî zorlamanın yokluğu biçimindeki liberal anlayışın anlamı, bu bağlamda ‘hukuk’ ve ‘keyfî’ sözcüklerine verilen anlama bağlıdır. Liberal gelenek içinde, John Locke için olduğu gibi özgürlüğün ancak hukuk altında var olabileceğini (‘çünkü başka herkesin keyfi onun üzerinde tahakküm kurabiliyorsa kim özgür olabilir ki?’) düşünenler ile, Kıta Avrupası liberallerinin çoğu ve Jeremy Bentham gibi, sonuncusunun ifade ettiği biçimiyle, ‘her yasa bir kötülüktür, çünkü her yasa özgürlüğün bir ihlalidir’ diyenler arasındaki çatışma, kısmen bu ifadelerin kullanımındaki farklardan kaynaklanır.

Hukukun özgürlüğü yok etmek için kullanılabileceği elbette doğrudur. Ne var ki yasamanın her ürünü, John Locke ya da David Hume ya da Adam Smith ya da Immanuel Kant ya da daha sonraki İngiliz Whig'lerinin hukuku özgürlüğün bir güvencesi saydığı anlamda bir hukuk değildir. Onlar, hukuktan özgürlüğün vazgeçilmez güvencesi olarak söz ettiklerinde akıllarında olan, yalnızca özel hukuku ve ceza hukukunu oluşturan o adil davranış kurallarıydı; yasama otoritesince çıkarılan her buyruk değil. İngiliz liberal geleneğinde özgürlüğün koşullarını tanımlamak için kullanıldığı anlamda hukuk sayılabilmek için, devletin uyguladığı kuralların, İngiliz Common Law'unun zorunlu olarak sahip olduğu, ama yasama ürünlerinin sahip olması gerekmeyen belirli niteliklere sahip olması gerekiyordu: bunlar, bilinmeyen sayıda gelecekteki durumda herkese aynı biçimde uygulanabilen, bireylerin korunan alanını tanımlayan ve bu nedenle özünde belirli buyruklardan çok yasakların doğasında olan genel bireysel davranış kuralları olmalıydı. Bu nedenle bunlar, özel mülkiyet kurumundan da ayrılamaz. Birey, kendi bilgisini ve becerilerini kendi amaçlarının peşinde, kendisine uygun görünen herhangi bir biçimde özgürce kullanabilecek olduğu varsayılan alanı, işte bu adil davranış kurallarının belirlediği sınırlar içinde buluyordu.

Devletin zorlayıcı yetkilerinin böylece o adil davranış kurallarının uygulanmasıyla sınırlı olması varsayılıyordu. Bu, liberal geleneğin uç bir kanadı dışında, devletin yurttaşlara başka hizmetler de sunmasını engellemiyordu. Yalnızca şu anlama geliyordu: devletten sağlaması istenebilecek başka hizmetler ne olursa olsun, devlet bu amaçlar için ancak emrine verilmiş kaynakları kullanabilir, ama özel yurttaşı zorlayamazdı; başka bir deyişle, yurttaşın kişiliği ve mülkü, devlet tarafından kendi belirli amaçlarına ulaşmanın bir aracı olarak kullanılamazdı. Bu anlamda, usulüne uygun olarak yetkilendirilmiş bir yasama organının bir tasarrufu, bir otokratın tasarrufu kadar keyfî olabilirdi; gerçekten de belirli kişilere ya da gruplara yöneltilmiş ve evrensel olarak uygulanabilir bir kuraldan kaynaklanmayan her buyruk ya da yasak keyfî sayılırdı. Eski liberal gelenekte kullanıldığı anlamda bir zorlama edimini keyfî kılan şey, onun devletin belirli bir amacına hizmet etmesi, belirli bir irade ediminin belirlediği bir edim olması ve diğer tüm uygulanan adil davranış kurallarının hizmet ettiği o kendiliğinden oluşan bütünsel eylem düzeninin sürdürülmesi için gerekli evrensel bir kuralın belirlediği bir edim olmamasıdır.

9. Hukuk ve eylemlerin kendiliğinden düzeni

Liberal kuramın adil davranış kurallarına yüklediği önem, bu kuralların, her biri kendi bilgisi temelinde kendi amaçlarının peşinden giden farklı bireylerin ve grupların eylemlerinin kendiliğinden oluşan ya da kendiliğinden bir düzeninin sürdürülmesi için zorunlu bir koşul oldukları kavrayışına dayanır. En azından on sekizinci yüzyılda liberal kuramın büyük kurucuları olan David Hume ve Adam Smith, çıkarların doğal bir uyumunu varsaymıyor, daha çok farklı bireylerin birbirinden ayrışan çıkarlarının uygun davranış kurallarına uyularak bağdaştırılabileceğini öne sürüyorlardı; ya da çağdaşları Josiah Tucker'ın ifade ettiği gibi, ‘insan doğasındaki evrensel itici güç olan benlik sevgisine öyle bir yön verilebilir ki . . . kendi çıkarının peşinden giderken sarf edeceği çabalarla kamu çıkarını ilerletebilir.’ O on sekizinci yüzyıl yazarları gerçekten de ne kadar iktisadi düzenin incelemecileriyseler o kadar da hukuk filozoflarıydı; hukuk anlayışları ile piyasa mekanizması kuramları birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. Onlar, ancak belirli hukuk ilkelerinin –başlıca özel mülkiyet kurumunun ve sözleşmelerin uygulanmasının– tanınmasının, ayrı bireylerin eylem planları arasında öyle karşılıklı bir uyumu güvence altına alacağını, böylece herkesin oluşturduğu eylem planlarını gerçekleştirme bakımından iyi bir şansa sahip olabileceğini anlamışlardı. Daha sonraki iktisat kuramının daha açık biçimde ortaya koyduğu gibi, insanların farklı bilgilerini ve becerilerini kendi amaçlarının hizmetinde kullanırken birbirlerine hizmet etmelerini olanaklı kılan, işte bireysel planların bu karşılıklı uyumuydu.

Davranış kurallarının işlevi böylece bireysel çabaları belirli, üzerinde uzlaşılmış amaçlar için örgütlemek değil, her bireyin kendi amaçlarının peşinden giderken başkalarının çabalarından mümkün olduğunca yararlanabileceği bir bütünsel eylem düzenini güvence altına almaktı. Böyle bir kendiliğinden düzenin oluşmasına elverişli kurallar, geçmişteki uzun denemelerin ürünü olarak görülüyordu. Ve bu kurallar geliştirilebilir sayılsalar da, böyle bir geliştirmenin yavaş yavaş ve adım adım, yeni deneyimler bunun arzu edilir olduğunu gösterdikçe ilerlemesi gerektiği düşünülüyordu.

Böyle bir kendiliğinden oluşan düzenin büyük üstünlüğünün, yalnızca bireyleri –ister bencil ister özgeci olsunlar– kendi amaçlarının peşinden gitmekte özgür bırakması olmadığı düşünülüyordu. Aynı zamanda, yalnızca o farklı bireylerin bilgisi olarak var olan ve hiçbir biçimde tek bir yönlendirici otorite tarafından sahip olunamayacak olan, zamana ve yere ilişkin belirli koşullara dair geniş ölçüde dağılmış bilginin kullanılmasını da olanaklı kılıyordu. İktisadi faaliyetin herhangi bir merkezî yönlendirme sistemi altında mümkün olacağından daha fazla belirli olguya ilişkin bilginin bu şekilde kullanılması, toplumun, bilinen herhangi bir araçla ortaya çıkarılabilecek olan kadar büyük bir toplam ürün ortaya koymasını sağlar.

Ancak böyle bir düzenin oluşumunu, uygun hukuk kurallarının kısıtlaması altında işleyen piyasanın kendiliğinden işleyen güçlerine bırakmak, daha kapsamlı bir düzeni ve özel koşullara daha eksiksiz bir uyumu güvence altına alsa da, bu düzenin belirli içeriklerinin bilinçli denetime tabi olmayacağı, büyük ölçüde tesadüfe bırakılacağı anlamına da gelir. Hukuk kurallarının çerçevesi ve piyasa düzeninin oluşumuna hizmet eden tüm çeşitli özel kurumlar, yalnızca bu düzenin genel ya da soyut niteliğini belirleyebilir; ancak belirli birey ya da gruplar üzerindeki özgül etkilerini belirleyemez. Her ne kadar bunun haklı gerekçesi, herkesin şanslarını artırmasında ve her birinin konumunu büyük ölçüde kendi çabalarına bağlı kılmasında yatsa da, yine de her birey ve grup için sonucu, ne onların ne de başkasının denetleyebileceği öngörülemeyen koşullara da bağımlı bırakır. Adam Smith'ten bu yana, bireylerin paylarının bir piyasa ekonomisinde belirlendiği süreç, bu nedenle çoğu kez, herkes için sonuçların kısmen onun becerisine ve çabasına, kısmen de şansa bağlı olduğu bir oyuna benzetilmiştir. Bireylerin bu oyunu oynamayı kabul etmek için bir gerekçeleri vardır; çünkü bu oyun, bireysel payların çekildiği ortak havuzu, başka herhangi bir yöntemle yapılabileceğinden daha büyük kılar. Ama aynı zamanda her bireyin payını her türlü tesadüfe tabi kılar ve elbette bu payın daima öznel liyakatlere ya da bireysel çabalara başkalarınca duyulan saygıya karşılık gelmesini güvence altına almaz.

Bunun yol açtığı, adaletin liberal anlayışına ilişkin sorunları daha ayrıntılı ele almadan önce, hukukun liberal anlayışının cisimleştiği belirli anayasal ilkeleri değerlendirmek gerekir.

10. Doğal haklar, kuvvetler ayrılığı ve egemenlik

Zorlamayı adil davranışa ilişkin genel kuralların uygulanmasıyla sınırlama yönündeki temel liberal ilke, bu açık biçimde nadiren dile getirilmiştir; ancak çoğunlukla liberal anayasacılığa özgü iki anlayışta ifadesini bulmuştur: bireyin feshedilemez ya da doğal hakları (temel haklar ya da insan hakları olarak da tanımlanır) anlayışı ve kuvvetler ayrılığı anlayışı. Aynı zamanda liberal ilkelerin hem en özlü hem de en etkili ifadesi olan 1789 tarihli Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi'nin dile getirdiği gibi: ‘Hakların güvenceye bağlanmadığı ve kuvvetler ayrılığının belirlenmediği hiçbir toplumun anayasası yoktur.’

‘Özgürlük, mülkiyet, güvenlik ve zulme direnme’ gibi belirli temel hakları ve daha özgül olarak görüş, söz, toplanma ve basın özgürlüğü gibi özgürlükleri – ki bunlar ilk olarak Amerikan devrimi sürecinde ortaya çıkar – özel olarak güvence altına alma düşüncesi ise, genel liberal ilkenin yalnızca, özellikle önemli sayılan belirli haklara uygulanmasından ibarettir ve sayılan haklarla sınırlı kaldığından, genel ilke kadar ileri gitmez. Bunların yalnızca genel ilkenin tikel uygulamaları olduğu, bu temel hakların hiçbirinin mutlak bir hak olarak ele alınmamasından, hepsinin yalnızca genel yasalarla sınırlanmadıkları ölçüde geçerli olmasından anlaşılır. Yine de, en genel liberal ilkeye göre hükümetin tüm zorlayıcı eylemi bu tür genel kuralların uygulanmasıyla sınırlanacağından, korunan hakların herhangi bir katalog ya da bildirgesinde sıralanan tüm temel haklar ve bu tür belgelerde hiçbir zaman cisimleşmemiş daha pek çok hak, bu genel ilkeyi ifade eden tek bir hükümle güvence altına alınabilirdi. İktisadi özgürlük için geçerli olduğu gibi, diğer tüm özgürlükler de, bireylerin etkinlikleri özgül yasaklarla (ya da özgül izinler gereğiyle) değil, yalnızca herkese eşit ölçüde uygulanabilen genel kurallarla sınırlanabilseydi, güvence altına alınmış olurdu.

Kuvvetler ayrılığı ilkesi de özgün anlamıyla aynı genel ilkenin bir uygulamasıdır; ancak yalnızca, yasama, yargı ve yürütme şeklindeki üç kuvvet arasındaki ayrımda ‘yasa’ teriminin – ilkeyi ilk ortaya koyanların kuşkusuz anladığı gibi – adil davranışa ilişkin genel kurallar şeklindeki dar anlamıyla anlaşıldığı ölçüde. Yasama organı yalnızca bu dar anlamda yasalar çıkarabildiği sürece, mahkemeler ancak (yürütme de yalnızca uygulayarak) bu tür genel kurallara itaati güvence altına almak için zorlamaya hükmedebilirdi. Ne var ki bu, yalnızca yasama organının yetkisinin (John Locke'un görüşüne göre olması gerektiği gibi) kesin anlamda bu tür yasaları koymakla sınırlı olduğu ölçüde doğru olurdu; ama yasama organı yürütmeye uygun gördüğü her türlü buyruğu verebiliyorsa ve yürütmenin bu yolla yetkilendirilen her eylemi meşru sayılıyorsa, doğru olmazdı. Yasama organı denilen temsilci meclisin, tüm modern devletlerde olduğu gibi, yürütmenin belirli konulardaki eylemini yönlendiren en üst hükümet otoritesi hâline geldiği ve kuvvetler ayrılığının yalnızca yürütmenin böylece yetkilendirilmemiş hiçbir şey yapmaması anlamına geldiği yerde, bu durum bireyin özgürlüğünün yalnızca liberal kuramın terimi kullandığı kesin anlamda yasalarla kısıtlanmasını güvence altına almaz.

Kuvvetler ayrılığının özgün anlayışında örtük olan yasama organının yetkilerinin sınırlanması, herhangi bir sınırsız ya da egemen güç düşüncesinin, en azından örgütlü gücün dilediğini yapma yönündeki herhangi bir yetkisinin de reddedilmesini içerir. John Locke'ta çok açık olan ve daha sonraki liberal öğretide tekrar tekrar yinelenen, böyle bir egemen gücü tanımayı reddetme tutumu, liberalizmin bugün egemen olan hukuki pozitivizm anlayışlarıyla çatıştığı başlıca noktalardan biridir. Bu tutum, tüm meşru gücün tek bir egemen kaynaktan ya da herhangi bir örgütlü ‘irade’den türetilmesinin mantıksal zorunluluğunu reddeder; çünkü tüm örgütlü gücün böyle bir sınırlanması, bu genel görüşün yetki vermediği bir türde eylemde bulunan herhangi bir güce (ya da örgütlü iradeye) sadakat göstermeyi reddeden genel bir görüş hâliyle sağlanabilir. Bu tutum, genel görüş gibi bir gücün – özgül irade edimleri formüle edemese de – yine de tüm hükümet organlarının meşru gücünü, belirli genel niteliklere sahip eylemlerle sınırlayabileceğine inanır.

11. Liberalizm ve adalet

Hukukun liberal anlayışıyla yakından bağlantılı olan, adaletin liberal anlayışıdır. Bu anlayış, bugün yaygın olarak benimsenenden iki önemli bakımdan farklıdır: özel çıkarlardan bağımsız, adil davranışa ilişkin nesnel kuralların keşfedilebilirliği inancına dayanır; ve yalnızca insan davranışının ya da onu yöneten kuralların adaletiyle ilgilenir, bu davranışın farklı birey ya da grupların konumu üzerindeki özgül sonuçlarıyla değil. Özellikle sosyalizmle karşıtlık içinde, liberalizmin, dağıtıcı ya da bugün daha sık biçimde ‘toplumsal’ adalet denilen şeyle değil, değiştirici adaletle ilgilendiği söylenebilir.

Keşfedilebilen, ama keyfî olarak yaratılamayan, adil davranışa ilişkin kuralların varlığına duyulan inanç, bu tür kuralların büyük çoğunluğunun her zaman sorgusuz sualsiz kabul edileceği ve belirli bir kuralın adaletine ilişkin herhangi bir kuşkunun, bu genel kabul gören kurallar bütünü bağlamında, kabul edilecek kuralın geri kalanla bağdaşacağı biçimde çözülmesi gerektiği olgusuna dayanır: yani, bu kural, adil davranışa ilişkin diğer tüm kuralların hizmet ettiği aynı türden soyut eylem düzeninin oluşumuna hizmet etmeli ve bu kurallardan herhangi birinin gerekleriyle çatışmamalıdır. Herhangi bir kuralın adaletinin sınanması, böylece, evrensel uygulamasının mümkün olup olmadığı – yani diğer tüm kabul edilmiş kurallarla tutarlı olduğunun kanıtlanıp kanıtlanamadığı – ile ilgilidir.

Liberalizmin, özel çıkarlardan bağımsız bir adalete duyduğu bu inancın, modern düşünce tarafından kesin olarak reddedilmiş bir doğa yasası anlayışına dayandığı çoğu kez ileri sürülür. Oysa bu inanç, ancak bu terimin çok özel bir anlamında bir doğa yasası inancına bağlı olarak temsil edilebilir; öyle bir anlamda ki, hukuki pozitivizm tarafından etkili biçimde çürütüldüğü hiçbir surette doğru değildir. Hukuki pozitivizmin saldırılarının, geleneksel liberal inancın bu temel bölümünü itibarsızlaştırmaya çok katkıda bulunduğu yadsınamaz. Liberal kuram, hukuki pozitivizmle, onun tüm hukukun bir yasa koyucunun (özünde keyfî) iradesinin ürünü olduğu ya da olması gerektiği yönündeki iddiası bakımından gerçekten çatışma hâlindedir. Yine de, çoklu mülkiyete ve sözleşme kurallarına dayanan kendi kendini koruyan bir düzenin genel ilkesi bir kez kabul edildiğinde, genel kabul gören kurallar sistemi içinde, özgül sorulara belirli yanıtlar gerekecektir – ki bunları tüm sistemin mantığı zorunlu kılar – ve bu tür sorulara uygun yanıtların keyfî olarak icat edilmesi değil, keşfedilmesi gerekecektir. Belirli kuralların başkalarından çok, ‘işin doğası’ gereği gerektireceği yönündeki meşru anlayış işte bu olgudan doğar.

Dağıtıcı adalet ülküsü çoğu zaman liberal düşünürleri kendine çekmiş ve muhtemelen onların pek çoğunu liberalizmden sosyalizme yönelten başlıca etkenlerden biri hâline gelmiştir. Tutarlı liberallerin bunu reddetmek zorunda olmalarının nedeni ikilidir: bir yandan dağıtıcı adaletin tanınmış ya da keşfedilebilir genel ilkeleri yoktur; öte yandan, bu tür ilkeler üzerinde uzlaşılabilse bile, üretkenliği bireylerin kendi bilgi ve yeteneklerini kendi amaçları için kullanmakta özgür olmalarına dayanan bir toplumda yürürlüğe konulamazlar. Belirli kişilere, nasıl değerlendirilirse değerlendirilsin, liyakatlerine ya da gereksinimlerine karşılık ödül olarak belirli yararların güvence altına alınması, bireylerin yalnızca adil davranışa ilişkin genel kurallarla kısıtlandığı takdirde kendiliğinden oluşacak olan o kendiliğinden düzenden bütünüyle farklı türde bir toplum düzeni gerektirir. Bu, (en iyi biçimde bir örgüt olarak tanımlanan) öyle bir düzen gerektirir ki, bireyler ortak ve birleşik bir amaçlar hiyerarşisine hizmet etmeye zorlanır ve buyurucu bir eylem planı ışığında gereken neyse onu yapmakla yükümlü tutulur. Bu anlamda kendiliğinden bir düzen tek bir gereksinimler düzenine hizmet etmez, yalnızca büyük bir çeşitlilik gösteren bireysel gereksinimlerin izlenmesi için en iyi fırsatları sağlarken, bir örgüt tüm üyelerinin aynı amaçlar sistemine hizmet etmesini varsayar. Ve herkesin, bir otoritenin onun hak ettiğini düşündüğü şeyi almasını güvence altına almak için gerekli olacak türden, tüm toplumun kapsamlı tek bir örgütlenmesi, herkesin aynı otoritenin buyurduğunu da yapmak zorunda olduğu bir toplum yaratmak durumundadır.

12. Liberalizm ve eşitlik

Liberalizm yalnızca, devlet bireylerin eylemde bulunduğu koşulları belirlediği ölçüde, bunu herkes için aynı biçimsel kurallara göre yapmasını talep eder. Liberalizm her türlü hukuki ayrıcalığa, hükûmetin herkese sunmadığı belirli avantajları bazılarına bahşetmesine karşıdır. Ancak özgül zorlama gücü olmaksızın hükûmet, farklı bireylerin geleceklerini belirleyen koşulların ancak küçük bir bölümünü denetleyebildiğinden ve bu bireyler gerek kendi bireysel yetenek ve bilgileri bakımından gerekse içinde bulundukları belirli (fiziksel ve toplumsal) çevre bakımından zorunlu olarak birbirinden çok farklı olduğundan, aynı genel yasalar altındaki eşit muamele farklı kişilerin çok farklı konumlarda olmasıyla sonuçlanmak zorundadır; oysa farklı kişilerin konumunu ya da fırsatlarını eşit kılmak için hükûmetin onlara farklı muamele etmesi gerekirdi. Başka bir deyişle liberalizm yalnızca, farklı bireylerin görece konumlarının belirlendiği usulün ya da oyun kurallarının adil (ya da en azından adaletsiz olmayan) olmasını talep eder, bu sürecin farklı bireyler için doğurduğu özgül sonuçların adil olmasını değil; çünkü özgür insanlardan oluşan bir toplumda bu sonuçlar her zaman bireylerin kendi eylemlerine ve hiç kimsenin bütünüyle belirleyemeyeceği ya da öngöremeyeceği sayısız başka koşula da bağlı olacaktır.

Klasik liberalizmin altın çağında bu talep yaygın olarak, bütün mesleklerin yeteneklere açık olması gerektiği şeklinde ya da daha belirsiz ve özensiz biçimde "fırsat eşitliği" olarak dile getirilirdi. Ne var ki bunun gerçekte anlamı yalnızca, daha yüksek konumlara yükselmenin önündeki ve kişiler arasındaki hukuki ayrımcılıkların etkisi olan engellerin kaldırılması gerektiğiydi. Bunun anlamı, bu yolla farklı bireylerin şanslarının aynı kılınabileceği değildi. Yalnızca onların farklı bireysel kapasiteleri değil, her şeyden önce bireysel çevrelerindeki kaçınılmaz farklılıklar ve özellikle içinde büyüdükleri aile, geleceklerini hâlâ çok farklı kılacaktı. Bu nedenle, çoğu liberale son derece çekici gelmiş olan, yalnızca tüm bireylerin başlangıçtaki şanslarının başta aynı olduğu bir düzenin adil sayılabileceği fikri, özgür bir toplumda gerçekleştirilemez; bu fikir, tüm farklı bireylerin içinde çalıştığı çevrenin bilinçli olarak manipüle edilmesini gerektirir ki bu, bireylerin bu çevreyi biçimlendirmek için kendi bilgi ve becerilerini kullanabildikleri bir özgürlük idealiyle tümüyle bağdaşmaz.

Ne var ki liberal yöntemlerle ulaşılabilecek maddi eşitlik derecesinin katı sınırları bulunsa da, biçimsel eşitlik uğruna mücadele, yani toplumsal köken, milliyet, ırk, inanç, cinsiyet vb. temelli her türlü ayrımcılığa karşı mücadele, liberal geleneğin en güçlü niteliklerinden biri olmayı sürdürdü. Liberalizm, maddi konumlardaki büyük farklılıkların önlenmesinin mümkün olduğuna inanmasa da, dikey hareketliliğin giderek artırılması yoluyla bu farklılıkların acısını dindirmeyi umuyordu. Bunu sağlamanın başlıca aracı, en azından tüm gençleri merdivenin dibine yerleştirecek ve onların oradan yetenekleri ölçüsünde yükselmelerine olanak verecek, evrensel bir eğitim sisteminin (gerektiğinde kamu kaynaklarından) sunulmasıydı. Böylece birçok liberal, henüz kendine bakamayacak durumda olanlara belirli hizmetler sunarak, en azından bireyleri içine doğdukları sınıfa bağlayan toplumsal engelleri azaltmaya çabaladı.

Liberal eşitlik anlayışıyla bağdaşırlığı daha kuşkulu olan bir başka önlem ise liberal çevrelerde de geniş destek kazanmıştı: gelirin daha yoksul sınıflar lehine yeniden dağıtımını sağlamanın bir aracı olarak artan oranlı vergilendirmenin kullanılması. Böyle bir artan oranlılığın herkes için aynı sayılabilecek bir kurala uygun kılınmasını ya da daha varlıklı olanların üzerine bindirilen ek yükün derecesini sınırlandıracak hiçbir ölçüt bulunamayacağından, genel olarak artan oranlı bir vergilendirmenin hukuk önünde eşitlik ilkesiyle çeliştiği görülmektedir ve on dokuzuncu yüzyılda liberaller tarafından genellikle böyle değerlendiriliyordu.

13. Liberalizm ve demokrasi

Herkes için aynı olan bir hukuk üzerinde ısrar etmesi ve bunun sonucunda her türlü hukuki ayrıcalığa karşı çıkması nedeniyle liberalizm, demokrasi hareketiyle yakından ilişkili hâle geldi. On dokuzuncu yüzyılda anayasal hükûmet uğruna verilen mücadelede liberal ve demokratik hareketler gerçekten de çoğu zaman birbirinden ayırt edilemez durumdaydı. Ne var ki zamanla, iki öğretinin nihai tahlilde farklı konularla ilgilendiği olgusunun sonuçları giderek daha belirgin hâle geldi. Liberalizm, hükûmetin işlevleriyle ve özellikle de hükûmetin tüm güçlerinin sınırlandırılmasıyla ilgilenir. Demokrasi, hükûmeti kimin yöneteceği sorusuyla ilgilenir. Liberalizm tüm gücün, dolayısıyla çoğunluğun gücünün de sınırlandırılmasını gerektirir. Demokrasi ise güncel çoğunluk görüşünü, hükûmet güçlerinin meşruiyetinin tek ölçütü olarak görmeye başladı. İki ilke arasındaki fark, karşıtlarını göz önünde bulundurduğumuzda en açık biçimde ortaya çıkar: demokrasinin karşıtı otoriter hükûmet, liberalizmin karşıtı ise totalitarizmdir. İki sistemden hiçbiri zorunlu olarak ötekinin karşıtını dışlamaz: bir demokrasi pekâlâ totaliter güçler kullanabilir ve en azından otoriter bir hükûmetin liberal ilkelere göre hareket etmesi düşünülebilir.

Liberalizm böylece, tüm diğer sınırsız hükûmet biçimleriyle bağdaşmadığı gibi, sınırsız demokrasiyle de bağdaşmaz. Liberalizm, çoğunluğun temsilcilerinin güçlerinin bile sınırlandırılmasını öngörür; bunun için ya açıkça bir anayasada ortaya konmuş ya da yasamayı fiilen sınırlandıracak biçimde genel görüş tarafından kabul edilmiş ilkelere bağlılık gerektirir.

Böylece, liberal ilkelerin tutarlı biçimde uygulanması demokrasiye yol açsa da, demokrasi liberalizmi ancak ve ancak, çoğunluk gücünü kendi destekçilerine tüm yurttaşlara benzer biçimde sunulamayacak özel avantajlar bahşetmek için kullanmaktan kaçındığı sürece koruyacaktır. Bu, güçleri adil davranışa ilişkin genel kurallar anlamında yasalar çıkarmakla sınırlı olan –ki bunlar üzerinde bir çoğunluğun uzlaşması olasıdır– bir temsilî mecliste sağlanabilir. Ama hükûmetin özgül önlemlerini alışılageldiği üzere yönlendiren bir mecliste bu son derece olanaksızdır. Gerçek yasama gücünü hükûmet gücüyle birleştiren ve dolayısıyla bu ikincisini kullanırken değiştiremeyeceği kurallarla sınırlandırılmamış olan böyle bir temsilî mecliste, çoğunluğun ilkeler üzerinde gerçek bir uzlaşmaya dayanması olası değildir; tersine, büyük olasılıkla birbirine karşılıklı olarak özel avantajlar tanıyacak çeşitli örgütlü çıkar gruplarının koalisyonlarından oluşacaktır. Sınırsız güçlere sahip bir temsilî organda neredeyse kaçınılmaz olduğu üzere, kararların farklı gruplara özel çıkarların pazarlanmasıyla varıldığı ve yönetebilecek bir çoğunluğun oluşmasının böyle bir pazarlığa bağlı olduğu yerde, bu güçlerin yalnızca gerçek genel çıkarlar doğrultusunda kullanılacağı gerçekten de neredeyse düşünülemez.

Ne var ki bu nedenlerle, sınırsız demokrasinin liberal ilkeleri terk ederek çoğunluğu destekleyen çeşitli gruplara yarar sağlayan ayrımcı önlemler lehine davranacağı neredeyse kesin görünse de, liberal ilkeleri terk ettiği takdirde demokrasinin uzun vadede kendini koruyup koruyamayacağı da kuşkuludur. Eğer hükûmet, çoğunluk kararlarıyla etkili biçimde yönlendirilemeyecek kadar kapsamlı ve karmaşık görevler üstlenirse, etkili güçlerin demokratik denetimden giderek bağımsızlaşan bürokratik bir aygıta devredilmesi kaçınılmaz görünür. Bu nedenle, demokrasinin liberalizmi terk etmesinin uzun vadede demokrasinin de ortadan kalkmasına yol açması ihtimal dışı değildir. Özellikle, demokrasinin yöneldiği görünen türden bir yönlendirilmiş iktisadın etkili biçimde yürütülmesi için otoriter güçlere sahip bir hükûmet gerektirdiğinden pek az kuşku duyulabilir.

14. Hükûmetin hizmet işlevleri

Liberal ilkelerin gerektirdiği, hükûmet güçlerinin adil davranışa ilişkin genel kuralların uygulanmasıyla katı biçimde sınırlandırılması, yalnızca hükûmetin zorlayıcı güçlerine ilişkindir. Hükûmet bunun yanı sıra, elindeki araçları kullanarak, araçların vergilendirme yoluyla toplanması dışında hiçbir zorlama içermeyen birçok hizmet sunabilir; ve belki de liberal hareketin bazı uç kanatları dışında, hükûmetin bu tür görevleri üstlenmesinin arzu edilir olduğu hiçbir zaman yadsınmamıştır. Ne var ki bu hizmetler on dokuzuncu yüzyılda hâlâ ikincil ve esas olarak geleneksel bir öneme sahipti ve yalnızca, bu tür hizmetlerin merkezî hükûmetten çok yerel hükûmetin ellerinde bırakılmasının daha iyi olacağını vurgulayan liberal kuram tarafından pek az tartışılıyordu. Yön veren düşünce, merkezî hükûmetin fazla güçlü hâle gelmesi korkusu ve farklı yerel yönetimler arasındaki rekabetin bu hizmetlerin gelişimini etkili biçimde denetleyip arzu edilen doğrultularda yönlendireceği umuduydu.

Servetin genel artışı ve bu artışın doyurulmasını mümkün kıldığı yeni özlemler, o zamandan bu yana bu hizmet faaliyetlerinin muazzam bir biçimde büyümesine yol açmış ve onlara karşı klasik liberalizmin hiçbir zaman benimsemediği çok daha net bir tutumu zorunlu kılmıştır. İktisatçıların "kamu malları" olarak bildiği, son derece arzu edilir olan ancak piyasa mekanizması tarafından sağlanamayan birçok hizmetin bulunduğundan kuşku duyulamaz; çünkü bu hizmetler sağlandıklarında herkese yarar sağlayacak ve yalnızca bunların bedelini ödemeye istekli olanlarla sınırlandırılamayacaktır. Suça karşı korunma ya da bulaşıcı hastalıkların yayılmasının önlenmesi ve diğer sağlık hizmetleri gibi temel görevlerden, büyük kentsel yığılmaların son derece keskin biçimde ortaya çıkardığı çok çeşitli sorunlara kadar, gereken hizmetler ancak maliyetlerini karşılayacak araçlar vergilendirme yoluyla toplanırsa sağlanabilir. Bu, eğer bu hizmetler hiç sağlanacaksa, en azından finansmanlarının –zorunlu olarak işletilmeleri olmasa bile– vergilendirme gücüne sahip kurumların ellerine bırakılması gerektiği anlamına gelir. Bu, hükûmete bu hizmetleri sunma konusunda münhasır bir hak verildiği anlamına gelmek zorunda değildir; ve liberal, bu tür hizmetlerin özel girişim yoluyla sağlanmasının yolları keşfedildiğinde bunun yapılabilmesi olanağının açık bırakılmasını isteyecektir. Liberal ayrıca, bu hizmetlerin olabildiğince merkezî yerine yerel yönetimlerce sağlanması ve yerel vergilendirmeyle ödenmesi yönündeki geleneksel tercihini de koruyacaktır; çünkü bu yolla, belirli bir hizmetten yararlananlarla onun bedelini ödeyenler arasında en azından bir bağlantı korunacaktır. Ama bunun ötesinde liberalizm, giderek artan önemdeki bu geniş alanda politikaya yön verecek belirli ilkeleri neredeyse hiç geliştirmemiştir.

Liberalizmin genel ilkelerinin yeni sorunlara uygulanmasındaki başarısızlık, modern refah devletinin gelişim sürecinde kendini gösterdi. Refah devletinin amaçlarının çoğuna liberal bir çerçeve içinde ulaşmak mümkün olması gerekirdi; ancak bu, yavaş, deneysel bir süreç gerektirirdi; oysa bunlara en kestirme ve etkili yoldan ulaşma arzusu, her yerde liberal ilkelerin terk edilmesine yol açtı. Özellikle, sosyal sigorta hizmetlerinin çoğunu gerçek anlamda rekabetçi bir sigorta kurumunun geliştirilmesi yoluyla sağlamak mümkün olması gerekirken ve herkese güvence altına alınan asgari bir gelir dahi liberal bir çerçeve içinde oluşturulabilecekken, sosyal sigortanın tüm alanını bir devlet tekeline dönüştürme ve bu amaçla kurulan tüm aygıtı gelirlerin yeniden dağıtımına yönelik büyük bir mekanizmaya çevirme kararı, ekonominin devlet denetimindeki kesiminin giderek büyümesine ve liberal ilkelerin hâlâ geçerli olduğu kesiminin sürekli küçülmesine yol açtı.

15. Liberal yasamanın olumlu görevleri

Ne var ki geleneksel liberal öğreti yalnızca yeni sorunlarla yeterince başa çıkmakta başarısız olmakla kalmadı, etkin bir piyasa düzenini korumaya yönelik bir hukuki çerçevenin geliştirilmesi için yeterince açık bir program da hiçbir zaman geliştiremedi. Serbest girişim sisteminin yararlı biçimde işlemesi için yasaların daha önce taslağı çizilen olumsuz ölçütleri karşılaması yeterli değildir. Ayrıca bunların olumlu içeriğinin, piyasa mekanizmasını doyurucu biçimde işletecek nitelikte olması da gereklidir. Bu, özellikle rekabetin korunmasını destekleyen ve tekelci konumların oluşmasını olabildiğince sınırlayan kuralları gerektirir. Bu sorunlar on dokuzuncu yüzyıl liberal öğretisi tarafından bir ölçüde ihmal edildi ve ancak daha yakın zamanlarda bazı „neo-liberal" gruplarca sistemli biçimde incelendi.

Bununla birlikte, girişim alanında, eğer devlet gümrük tarifeleriyle, anonim şirketler hukukunun ve sınai patentler hukukunun bazı özellikleriyle tekelin gelişimine yardımcı olmamış olsaydı, tekel muhtemelen hiçbir zaman ciddi bir sorun hâline gelmezdi. Hukuki çerçeveye rekabeti destekleyecek bir nitelik kazandırmanın ötesinde, tekelle mücadeleye yönelik özel önlemlerin gerekli ya da arzu edilir olup olmadığı açık bir sorudur. Eğer bunlar gerekliyse, ticareti kısıtlamaya yönelik gizli anlaşmaların eski common law yasağı böyle bir gelişme için bir temel sağlayabilirdi; ancak bu yasak uzun süre kullanılmadan kaldı. Ancak görece geç bir tarihte, ABD'de 1890 tarihli Sherman Yasası'yla başlayarak ve Avrupa'da çoğunlukla yalnızca İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, bilinçli bir tekel ve kartel karşıtı yasama girişimlerinde bulunuldu; bunlar ise idari kurumlara genellikle tanıdıkları takdir yetkileri nedeniyle klasik liberal idealleriyle tümüyle bağdaşmıyordu.

Ne var ki liberal ilkeleri uygulamadaki başarısızlığın, piyasa düzeninin işleyişini giderek daha çok engelleyen gelişmelere yol açtığı alan, örgütlü emeğin ya da sendikaların tekeli alanıdır. Klasik liberalizm işçilerin „örgütlenme özgürlüğü" yönündeki taleplerini desteklemişti ve belki de bu nedenle, sendikaların başka hiç kimseye tanınmayan bir biçimde zorlama kullanma yetkisiyle yasa tarafından ayrıcalıklı kılınan kurumlara dönüşmesine sonradan etkili biçimde karşı çıkmayı başaramadı. Ücretlerin belirlenmesine ilişkin piyasa mekanizmasını büyük ölçüde işlemez kılan, sendikaların işte bu konumudur; ve fiyatların rekabetçi biçimde belirlenmesi ücretlere de uygulanmazsa bir piyasa ekonomisinin korunup korunamayacağı son derece kuşkuludur. Piyasa düzeninin var olmayı sürdürüp sürdürmeyeceği ya da yerini merkezî olarak planlanmış bir ekonomik sisteme bırakıp bırakmayacağı sorusu, pekâlâ rekabetçi bir emek piyasasını bir biçimde yeniden tesis etmenin mümkün olup olmayacağına bağlı olabilir.

Bu gelişmelerin etkileri, işleyen bir piyasa düzeninin olumlu devlet eylemini gerektirdiğine genel olarak inanılan ikinci ana alanda – istikrarlı bir parasal sistemin sağlanmasında – devlet eylemini etkileme biçimlerinde kendini şimdiden göstermektedir. Klasik liberalizm, altın standardının para ve kredi arzının düzenlenmesi için işleyen bir piyasa düzenini güvence altına almaya yetecek otomatik bir mekanizma sağladığını varsayarken, tarihsel gelişmeler gerçekte yüksek derecede merkezî bir otoritenin bilinçli düzenlemesine bağımlı hâle gelmiş bir kredi yapısı ortaya çıkardı. Bir süre bağımsız merkez bankalarının elinde bulunan bu denetim, son zamanlarda fiilen hükümetlere devredilmiştir; bunun başlıca nedeni, bütçe politikasının parasal denetimin temel araçlarından biri hâline getirilmiş olmasıdır. Hükümetler böylelikle, piyasa mekanizmasının işleyişinin bağlı olduğu temel koşullardan birini belirlemekten sorumlu hâle gelmiştir.

Bu konumda, tüm Batı ülkelerindeki hükümetler, sendika eylemiyle yükseltilen ücretler düzeyinde yeterli istihdamı güvence altına almak için, parasal talebi mal arzından daha hızlı yükselten enflasyonist bir politika izlemek zorunda kalmıştır. Bu, onları, karşılığında doğrudan fiyat denetimleriyle önlemek zorunda hissettikleri ve piyasa mekanizmasını giderek daha çok işlemez kılma tehdidi taşıyan, hız kazanan bir enflasyona sürüklemiştir. Bu durum, tarihsel bölümde daha önce belirtildiği gibi, liberal bir sistemin temeli olan piyasa düzeninin giderek yıkılacağı yol hâline gelir görünmektedir.

16. Düşünsel ve maddi özgürlük

Bu açıklamanın üzerinde yoğunlaştığı liberalizmin siyasi öğretileri, kendilerini liberal sayan birçok kişiye, inançlarının bütünü, hatta en önemli bölümü olarak görünmeyecektir. Daha önce belirtildiği gibi, „liberal" terimi sık sık, özellikle son zamanlarda, öncelikle devletin uygun işlevlerine ilişkin belirli görüşleri değil, daha çok genel bir zihniyet tutumunu betimlediği bir anlamda kullanılmıştır. Bu nedenle, sonuç olarak, tüm liberal düşüncenin bu daha genel temelleriyle hukuki ve ekonomik öğretiler arasındaki ilişkiye geri dönmek yerinde olacaktır; böylece ikincilerin, liberalizmin tüm farklı kollarının üzerinde uzlaştığı düşünsel özgürlük talebine yol açan fikirlerin tutarlı biçimde uygulanmasının zorunlu sonucu olduğunu göstermek mümkün olacaktır.

Tüm liberal varsayımların kaynaklandığı söylenebilecek temel inanç şudur: Toplumun sorunlarına daha başarılı çözümler, herhangi birinin verili bilgisinin uygulanmasına güvenmezsek, ama daha iyi bir bilginin ortaya çıkması beklenebilecek, kişiler arası görüş alışverişi sürecini teşvik edersek beklenebilir. Hakikatin ya da hiç değilse ulaşılabilecek en iyi hakikat yaklaşımının keşfini kolaylaştırdığı varsayılan şey, insanların farklı deneyimlerden türeyen farklı görüşlerinin tartışılması ve karşılıklı eleştirisiydi. Bireysel görüş özgürlüğü tam da her bireyin yanılabilir sayılması nedeniyle talep edilmişti ve en iyi bilginin keşfi yalnızca, serbest tartışmanın güvence altına aldığı, tüm inançların bu sürekli sınanmasından bekleniyordu. Ya da bunu başka türlü ifade etmek gerekirse, hakikate doğru ilerleyen bir yol almak, bireysel aklın gücünden (ki gerçek liberaller buna güvenmezdi) çok, kişiler arası tartışma ve eleştiri sürecinin sonuçlarından bekleniyordu. Bireysel aklın ve bilginin gelişmesi bile, ancak birey bu sürecin parçası olduğu ölçüde mümkün sayılmaktadır.

Düşünsel özgürlüğün güvence altına aldığı bilginin ilerlemesinin, yani ilerlemenin, ve bunun sonucunda insanların amaçlarına ulaşmaya yönelik artan gücünün son derece arzu edilir olduğu, liberal inancın sorgulanmamış öncüllerinden biriydi. Bazen, pek de haklı olmayan biçimde, vurgusunun tümüyle maddi ilerleme üzerinde olduğu öne sürülür. Çoğu sorunun çözümünü bilimsel ve teknolojik bilginin ilerlemesinden beklediği doğru olmakla birlikte, bunu bir ölçüde eleştirellikten yoksun, ama muhtemelen görgül olarak haklı bir inançla birleştirmiştir: Özgürlüğün ahlaki alanda da ilerleme getireceği inancıyla. Hiç değilse şu doğru gibi görünmektedir: İlerleyen uygarlık dönemlerinde, daha önceki dönemlerde ancak kusurlu ya da kısmen tanınmış olan ahlaki görüşler çoğu kez daha geniş kabul görür hâle geldi. (Özgürlüğün ortaya çıkardığı hızlı düşünsel ilerlemenin estetik duyarlıkların da artmasına yol açıp açmadığı belki daha kuşkuludur; ancak liberal öğreti bu bakımdan hiçbir zaman herhangi bir etki iddiasında bulunmadı.)

Ne var ki düşünsel özgürlüğü destekleyen tüm savlar, bir şeyler yapma özgürlüğü, yani eylem özgürlüğü için de geçerlidir. Düşünsel gelişimin kaynaklandığı görüş farklılıklarına yol açan çeşitli deneyimler, kendileri de farklı koşullar altında farklı insanlarca gerçekleştirilen farklı eylemlerin sonucudur. Düşünsel alanda olduğu gibi maddi alanda da rekabet, insan amaçlarının izlenmesine yönelik daha iyi yolların bulunmasına götürecek en etkili keşif yöntemidir. Ancak bir şeyleri yapmanın pek çok farklı yolu denenebildiğinde, en başarılı olanların sürekli seçiminin istikrarlı bir gelişmeye yol açacağı türden bir bireysel deneyim, bilgi ve beceri çeşitliliği var olacaktır. Eylem, bilginin ilerlemesinin toplumsal sürecinin dayandığı bireysel bilginin başlıca kaynağı olduğu için, eylem özgürlüğü lehindeki sav, görüş özgürlüğü lehindeki sav kadar güçlüdür. Ve işbölümü ile piyasaya dayanan modern bir toplumda, yeni eylem biçimlerinin çoğu ekonomik alanda ortaya çıkar.

Bununla birlikte, çoğu kez ikincil önemde olduğu öne sürülen ekonomik alanda eylem özgürlüğünün, gerçekte zihin özgürlüğü kadar önemli olmasının bir başka nedeni daha vardır. İnsan eyleminin amaçlarını seçen zihin ise, bunların gerçekleştirilmesi gerekli araçların elde edilebilirliğine bağlıdır; ve araçlar üzerinde güç veren herhangi bir ekonomik denetim, amaçlar üzerinde de güç verir. Baskı araçları devletin denetiminde ise basın özgürlüğü, gereken salonlar bu biçimde denetleniyorsa toplanma özgürlüğü, ulaşım araçları bir devlet tekeli ise hareket özgürlüğü olamaz, vb. Tüm amaçlar için daha bol araç sağlama yönündeki boş umutla çoğu kez girişilen, tüm ekonomik etkinliğin devletçe yönlendirilmesinin, bireylerin izleyebileceği amaçlara her seferinde ağır kısıtlamalar getirmiş olmasının nedeni budur. Yirminci yüzyılın siyasi gelişmelerinin belki de en anlamlı dersi şudur: Yaşamın maddi bölümünün denetimi, totaliter sistemler diye adlandırmayı öğrendiğimiz düzenlerde devlete, düşünsel yaşam üzerinde geniş kapsamlı yetkiler vermiştir. İzleyeceğimiz amaçları seçmemizi olanaklı kılan, araçları sağlamaya hazır farklı ve bağımsız kurumların çokluğudur.

APPARATUS

References

The best accounts of the liberal movement will be found in some of the histories of the major European countries during the nineteenth century, such as E. Halévy, Histoire du peuple anglais au XIXe siècle, 6 vols, Paris, 1912 32, trans. as History of the English People, London, 1926, etc.; and F. Schnabel, Deutsche Geschichte im neunzehnten Jahrhundert, vol. II, Freiburg, 1933. The fullest survey of the development of the ideals of liberalism is G. de Ruggiero, Storia des liberalismo europea, Bari, 1925, trans. by R. G. Collingwood as The History of European Liberalism, Oxford, 1927, which contains an extensive bibliography to which reference must be made for all the works of an earlier date, including the classical works of the founders of modern liberalism. The following list gives in chronological order the more important works of later date dealing with the history of liberal ideas and movements and the present state of liberal doctrine.

  • Martin, B. Kingsley, 1926, French Liberal Thought in the Eighteenth Century, London; new ed. 1954.

  • Mises, L. von, 1927, Liberalismus, Jena.

  • Croce, B., 1931, Etica e Politica, Bari.

  • Laski, H., 1931, The Rise of European Liberalism, London.

  • Pohlenz, M., 1935, Die griechische Freiheit, Heidelberg; trans. as The Idea of Freedom in Greek Life and Thought, Dordrecht, 1963.

  • Lippmann, W., 1937, An Inquiry into the Principles of the Good Society, Boston and London.

  • Sabine, G. H., 1937, A History of Political Theory, New York.

  • McIlwain, C. H., 1939, Constitutionalism and the Changing World, New York.

  • Hallowell, J. H., 1943, The Decline of Liberalism as an Ideology, Berkeley, Calif.

  • Slesser, H., 1943, A History of the Liberal Party, London.

  • Roepke, W., 1944, Civitas Humana, Zürich.

  • Diez del Corral, L., 1945, El Liberalismo doctrinario, Madrid.

  • Popper, K. R., 1945, The Open Society and Its Enemies, London.

  • Rüstow, A., 1945, Das Versagen des Wirtschaftsliberalismus als religionssoziologisches Problem, Zürich.

  • Federici, F., 1946, Der deutsche Liberalismus, Zürich.

  • Watkins, F., 1948, The Political Tradition of the West, Cambridge, Mass.

  • Wormuth, F. D., 1949, The Origin of Modern Constitutionalism, New York.

  • Polanyi, M., 1951, The Logic of Liberty, London.

  • Eucken, W., 1952, Grundsätze der Wirtschaftspolitik, Tübingen.

  • Robbins, L. C., 1952, The Theory of Economic Policy in English Classical Political Economy, London.

  • Talmon, J. L., 1952, The Origins of Totalitarian Democracy, London.

  • Cranston, M., 1953, Freedom, London.

  • Lübtow, U. von, 1953, Blüte und Verfall der römischen Freiheit, Berlin.

  • Neill, T. P., 1953, Rise and Decline of Liberalism, Milwaukee, Wis.

  • Thomas, R. H., 1953, Liberalism, Nationalism and the German Intellectuals, Chester Springs, Pa.

  • Mayer-Maly, T., 1954, ‘Rechtsgeschichte der Freiheitsidee in Antike und Mittelalter’, Österreichische Zeitschrift für öffentliches Recht, N.F.VI.

  • Hartz, L., 1955, The Liberal Tradition in America, New York.

  • Bullock, A., and Shock, M., 1956, The Liberal Tradition from Fox to Keynes, London.

  • Wirszubski, C., 1956, Libertas as a Political Ideal at Rome, Cambridge.

  • Feuer, L. S., 1958, Spinoza and the Rise of Liberalism, Boston.

  • Grifò, G., 1958, ‘Su alcuni aspetti della libertà in Roma’, Archivo Giuridico ‘Filippo Serafini’, 6 serie XXIII.

  • Grampp, W. D., 1960, The Manchester School of Economics, Stanford, Calif.

  • Hayek, F. A., 1960, The Constitution of Liberty, London and Chicago.

  • Friedmann, M., 1962, Capitalism and Freedom, Chicago.

  • Macpherson, C. B., 1962, The Political Theory of Possessive Individualism: Hobbes to Locke, Oxford.

  • Girvetz, H. K., 1963, The Evolution of Liberalism, New York.

  • Schapiro, J. S., 1963, Condorcet and the Rise of Liberalism, New York.

  • Wheeler, 1963, The Rise and Fall of Liberal Democracy, Santa Bárbara, Calif.

  • Grampp, W. D., 1965, Economic Liberalism, New York.

  • Böhm, F., 1966, ‘Privatrechtsgesellschaft und Marktwirtschaft’, in Ordo, XVII.

  • Lucas, J. R., 1966, Principles of Politics, Oxford.

  • Vincent, John, 1966, The Formation of the Liberal Party 1857–1868, London.

  • Selinger, M., 1968, The Liberal Politics of John Locke, London.

  • Cumming, R. D., 1971, Human Nature and History, a Study of the Development of Liberal Thought, Chicago.

  • Douglas, R., 1971, The History of the Liberal Party 1890–1970, London.

  • Hamer, D. A., 1972, Liberal Politics in the Age of Gladstone and Rosebery, Oxford.

APA
Chicago
German historical style