Değer Kuramı
1. Değerin Doğası ve Kökeni
İnsanların basiretli faaliyetinin kapsayacağı bir zaman aralığı boyunca bir mala duyulan ihtiyaçlar, o zaman aralığı için ellerindeki miktardan daha büyükse ve insanlar verili koşullarda buna duydukları ihtiyaçları olabildiğince eksiksiz biçimde karşılamaya çalışıyorlarsa, daha önce betimlenen ve iktisat yapma olarak adlandırılan faaliyete girişmeye itilmiş hissederler. Ne var ki bu ilişkiyi algılamaları, daha derin biçimde anlaşılması bilimimiz açısından belirleyici öneme sahip bir başka olguya yol açar. Bununla malların değerini kastediyorum.
Bir mala duyulan ihtiyaçlar, o malın elde bulunan miktarından daha büyükse ve söz konusu ihtiyaçların bir bölümü her hâlükârda karşılanmadan kalmak zorundaysa, malın eldeki miktarı, bütün miktarın hiçbir parçası kadar, kayda değer ölçüde dikkate alınmaya değer herhangi bir biçimde azaltılamaz; yoksa daha önce karşılanmış olan bir ihtiyacın ya hiç karşılanmaması ya da aksi takdirde olabileceğinden daha az eksiksiz karşılanması söz konusu olur. Dolayısıyla herhangi bir insan ihtiyacının karşılanması, bu niceliksel ilişkiye tabi bütün malların her somut, pratikte anlamlı miktarının elde bulunmasına bağlıdır. İktisat yapan insanlar bu durumun farkına varırsa (yani ihtiyaçlarından birinin karşılanmasının ya da bu karşılanmanın az ya da çok eksiksizliğinin, yukarıdaki niceliksel ilişkiye tabi bir mal miktarının her parçasına ya da her tek mala hükmedebilmelerine bağlı olduğunu algılarlarsa), bu mallar onlar için değer dediğimiz anlamı kazanır. Demek ki değer, ihtiyaçlarımızın karşılanması için onlara hükmetmeye bağlı olduğumuzun bilincinde olmamız nedeniyle, tek tek malların ya da mal miktarlarının bizim için kazandığı önemdir.31
Buna göre malların değeri, malların iktisadi niteliğiyle aynı kaynaktan – yani daha önce açıklanan, mallara duyulan ihtiyaçlar ile elde bulunan miktarları arasındaki ilişkiden – doğan bir olgudur.32 Ne var ki bu iki olgu arasında bir fark vardır. Bir yandan bu niceliksel ilişkinin algılanması basiretli faaliyetimizi harekete geçirir ve böylece bu ilişkiye tabi malların iktisat yapmamızın nesneleri (yani iktisadi mallar) hâline gelmesine yol açar. Öte yandan aynı ilişkinin algılanması, bu malların elde bulunan miktarlarının her somut biriminin33 hükmümüzde olmasının yaşamımız ve esenliğimiz açısından taşıdığı anlamın bilincine varmamızı sağlar ve böylece onun bizim için değer kazanmasına yol açar.34 Zihinsel süreçlere yönelik nüfuz edici bir araştırma, dış şeylerin bilgisini yalnızca dış şeylerin kişiliğimiz üzerinde bıraktığı izlenimlerin bilinci ve dolayısıyla nihai çözümlemede yalnızca kendi kişiliğimizin durumlarının bilgisi olarak gösterdiği gibi, dış dünyanın şeylerine atfettiğimiz önem de nihai çözümlemede yalnızca varlığımızı sürdürmemizin ve gelişmemizin (yaşam ve esenlik) bizim için taşıdığı önemin bir taşmasıdır. Dolayısıyla değer, mallarda içkin olan bir şey, onların bir özelliği değildir; yalnızca önce ihtiyaçlarımızın karşılanmasına, yani yaşamımıza ve esenliğimize atfettiğimiz ve sonuçta ihtiyaçlarımızın karşılanmasının yegâne nedenleri olarak iktisadi mallara aktardığımız önemdir.
Bundan, neden yalnızca iktisadi malların bizim için değer taşıdığı, oysa iktisadi olmayan nitelikten sorumlu niceliksel ilişkiye tabi malların hiçbir biçimde değer kazanamayacağı da açıkça anlaşılır. Malların iktisadi olmayan niteliğinden sorumlu ilişki, mallara duyulan ihtiyaçların elde bulunan miktarlarından daha küçük olmasından ibarettir. Böylece iktisadi olmayan malların bütün arzı içinde, karşılanmamış hiçbir insan ihtiyacıyla ilişkili olmayan ve dolayısıyla insan ihtiyaçlarının karşılanmasına hiçbir biçimde dokunmadan mal niteliğini yitirebilecek parçalar her zaman vardır. Dolayısıyla iktisadi olmayan niteliğe sahip bir malın birimlerinden herhangi birine hükmetmemize hiçbir ihtiyacın karşılanması35 bağlı değildir; bundan da bu niceliksel ilişkiye tabi belirli mal miktarlarının (iktisadi olmayan malların) bizim için herhangi bir değer taşımadığı çıkar.
Bir balta girmemiş ormanın bir sakininin emrinde birkaç yüz bin ağaç varken, kereste ihtiyacının tümüyle karşılanması için yılda yalnızca yirmi kadarına ihtiyaç duyuyorsa, bir orman yangını bin kadar ağacı yok ettiğinde – geri kalanlarla ihtiyaçlarını eskisi kadar eksiksiz karşılayabilecek durumda olduğu sürece – ihtiyaçlarının karşılanması bakımından kendini hiçbir biçimde zarara uğramış saymayacaktır. Bu tür koşullarda, dolayısıyla, ihtiyaçlarından hiçbirinin karşılanması herhangi bir tek ağaca hükmetmesine bağlı değildir ve bu nedenle bir ağaç da onun için herhangi bir değer taşımaz.
Ne var ki ormanda, meyvesi aynı birey tarafından tüketilen on yabani meyve ağacının da bulunduğunu varsayalım. Bunun yanı sıra elindeki meyve miktarının ihtiyaçlarından daha büyük olmadığını da varsayalım. O zaman, kuşkusuz, bu meyve ağaçlarından hiçbiri, sonuç olarak onun açlık çekmesine yol açmadan ya da en azından meyve ihtiyacını eskisi kadar eksiksiz karşılayamamasına yol açmadan yangında yanamaz. Bu nedenle meyve ağaçlarının her biri onun için değer taşır.
Bir köyün sakinleri ihtiyaçlarını tümüyle karşılamak için günde bin kova suya gereksinim duyuyorsa ve emirlerinde günde yüz bin kova akan bir dere varsa, bu su miktarının somut bir parçası, örneğin bir kova, onlar için herhangi bir değer taşımayacaktır; çünkü bu kısmi miktar hükümlerinden çıkarılsa ya da tümüyle mal niteliğini yitirse bile su ihtiyaçlarını aynı eksiksizlikle karşılayabilirler. Hatta su ihtiyaçlarının karşılanmasını hiçbir biçimde zedelemeden bu maldan her gün binlerce kovanın denize akmasına izin vereceklerdir. Dolayısıyla suyun iktisadi olmayan niteliğinden sorumlu ilişki sürdüğü sürece, ihtiyaçlarından hiçbirinin karşılanması herhangi bir kova suya hükmetmelerine, o belirli kovayı kullanamadıkları takdirde bu ihtiyacın karşılanamayacağı biçimde bağlı olmayacaktır. Bu nedenle bir kova su onlar için herhangi bir değer taşımaz.
Buna karşılık, alışılmadık bir kuraklık ya da başka bir doğa olayı nedeniyle derenin günlük akışı günde beş yüz kovaya düşse ve köyün sakinlerinin başka bir kaynağı bulunmasa, sonuç şu olurdu: O zaman elde bulunan toplam miktar, su ihtiyaçlarını tümüyle karşılamaya yetmezdi ve bu miktarın herhangi bir parçasını, örneğin bir kovayı, ihtiyaçlarının karşılanmasını zedelemeden yitirmeyi göze alamazlardı. O zaman emirlerindeki miktarın her somut parçası kuşkusuz onlar için değer taşırdı.
Demek ki iktisadi olmayan mallar, konumuzun yazınında daha önce varsayıldığı gibi yalnızca değişim değerinden yoksun olmakla kalmaz, hiçbir değer taşımaz ve dolayısıyla hiçbir kullanım değeri de taşımaz. Değişim değeri ile kullanım değeri arasındaki ilişkiyi, dikkate alınmalarına ilişkin bazı ilkeleri ele aldıktan sonra, daha ileride daha ayrıntılı biçimde açıklamaya çalışacağım. Şimdilik şu kadarını belirtelim ki değişim değeri ile kullanım değeri, genel değer kavramına bağlı iki kavramdır ve dolayısıyla birbirleriyle ilişkilerinde eş düzeydedir. Genel olarak değer hakkında daha önce söylediğim her şey, buna göre kullanım değeri için de değişim değeri için olduğu kadar geçerlidir.
O hâlde çok sayıda iktisatçı iktisadi olmayan mallara kullanım değeri (değişim değeri değil) atfediyorsa ve hatta bazı yeni İngiliz ve Fransız iktisatçılar kullanım değeri kavramını bilimimizden tümüyle sürgün etmeyi ve onun yerine fayda kavramının geçirilmesini istiyorsa,36 bu istekleri, iki kavram arasındaki önemli farkın ve onların temelinde yatan gerçek olguların yanlış anlaşılmasına dayanmaktadır.
Fayda, bir şeyin insan ihtiyaçlarının karşılanmasına hizmet etme yeteneğidir ve dolayısıyla (fayda tanındığı sürece) mal niteliğinin genel bir önkoşuludur. İktisadi olmayan mallar da iktisadi mallar gibi faydaya sahiptir, çünkü ihtiyaçlarımızı karşılamaya tıpkı onlar kadar elverişlidirler. Bu malların da ihtiyaçları karşılama yetenekleri insanlar tarafından tanınmalıdır, yoksa mal niteliği kazanamazlardı. Ne var ki iktisadi olmayan bir malı, iktisadi nitelikten sorumlu niceliksel ilişkiye tabi bir maldan ayırt eden şey, insan ihtiyaçlarının karşılanmasının birincilerin somut miktarlarının elde bulunmasına bağlı olmaması, ama ikincilerin somut miktarlarının elde bulunmasına bağlı olmasıdır. Bu nedenle birinciler faydaya sahiptir, ama yalnızca ikinciler, faydaya ek olarak, bizim için değer dediğimiz o anlama da sahiptir.
Kuşkusuz fayda ile kullanım değerinin karıştırılmasının temelinde yatan hata, insanların pratik faaliyeti üzerinde hiçbir etkiye sahip olmamıştır. İktisat yapan hiçbir birey, hiçbir zaman olağan koşullar altında bir kübik fit havaya ya da kaynakların bol olduğu bölgelerde bir bardak suya değer atfetmemiştir. Pratik insan, bir nesnenin ihtiyaçlarından birini karşılama yeteneğini onun değerinden çok iyi ayırt eder. Ne var ki bu karışıklık, bilimimizin daha genel kuramlarının gelişimi önünde devasa bir engel hâline gelmiştir.37
Bir malın bizim için değer taşıması durumu, gördüğümüz gibi, ona hükmetmenin bizim için, o mala hükmetmesek karşılanmayacak olan bir ihtiyacı karşılamak anlamına gelmesi olgusuna bağlanabilir. İhtiyaçlarımız, en azından kökenleri bakımından, hiç değilse kısmen, irademize ya da alışkanlıklarımıza bağlıdır. Ne var ki ihtiyaçlar bir kez var olduktan sonra, malların bizim için taşıdığı değerde artık keyfî bir öge kalmaz; çünkü o zaman değerleri, onların yaşamımız ya da esenliğimiz açısından taşıdığı önem hakkındaki bilgimizin zorunlu sonucudur. Dolayısıyla bir ihtiyacımızın karşılanmasının onu emrimizde bulundurmaya bağlı olduğunu bildiğimizde, bir malı değersiz saymamız olanaksız olurdu. İhtiyaçlarımızın karşılanması için onlara bağlı olmadığımızı bildiğimizde de mallara değer atfetmemiz olanaksız olurdu. Dolayısıyla malların değeri keyfî bir şey değildir; her zaman, yaşamın, esenliğin ya da bunların ne kadar önemsiz olursa olsun bir parçasının sürdürülmesinin bir mala ya da bir mal miktarına hükmetmeye bağlı olduğuna ilişkin insan bilgisinin zorunlu sonucudur.
Ne var ki bu bilgiye ilişkin olarak insanlar, tıpkı insan bilgisinin bütün öteki nesneleri konusunda yanılabildikleri gibi, malların değeri konusunda da yanılabilirler. Bu nedenle, ihtiyaçlarının az ya da çok eksiksiz karşılanmasının bir mala ya da mal miktarına bağlı olduğunu yanlışlıkla varsaydıklarında – oysa bu ilişki gerçekte mevcut değilken – iktisadi düşüncelere göre gerçekte sahip olmadıkları değeri şeylere atfedebilirler. Bu türden durumlarda hayalî değer olgusunu gözlemleriz.
Malların değeri, onların ihtiyaçlarımızla olan ilişkisinden doğar ve malların kendisinde içkin değildir. Bu ilişkideki değişimlerle birlikte değer ortaya çıkar ve yok olur. Su gereksinimlerini bol bir biçimde karşılayan bir pınara hükmeden bir vahanın sakinleri için, pınarın başındaki belirli bir miktar suyun hiçbir değeri olmayacaktır. Ne var ki, eğer pınar bir deprem sonucunda su veriminde aniden öyle bir azalmaya uğrasa ki vaha sakinlerinin ihtiyaçlarının karşılanması artık tam olarak sağlanamaz hâle gelse, suya yönelik somut ihtiyaçlarının her biri belirli bir miktar suyun el altında bulunmasına bağımlı olur ve böyle bir miktar her sakin için derhal değer kazanırdı. Bununla birlikte, eski ilişki yeniden kurulup pınar önceki su verimini geri kazansaydı, bu değer aniden yok olurdu. Vaha nüfusu, pınarın suyunun tüm ihtiyaçların karşılanmasına artık yetmeyeceği ölçüde artsaydı da benzer bir sonuç ortaya çıkardı. Tüketicilerin çoğalmasından kaynaklanan böyle bir değişim, vahanın çok sayıda kervan tarafından ziyaret edildiği zamanlarda belli bir düzenlilikle bile gerçekleşebilirdi.
Şu hâlde değer, mallarda içkin bir şey, onların bir özelliği ya da kendi başına var olan bağımsız bir nesne değildir. O, iktisat yapan insanların, el altındaki malların yaşamlarının ve refahlarının sürdürülmesi bakımından taşıdığı önem hakkında verdikleri bir yargıdır. Dolayısıyla değer, insanların bilincinin dışında var olmaz. Bu nedenle, iktisat yapan bireyler için değeri olan bir mala bir "değer" demek ya da iktisatçıların "değerlerden" sanki bağımsız gerçek şeylermiş gibi söz etmesi ve değeri bu yolla nesneleştirmesi de tamamen yanlıştır. Çünkü nesnel olarak var olan varlıklar her zaman yalnızca belirli şeyler veya şey miktarlarıdır ve onların değeri, şeylerin kendisinden temelden farklı bir şeydir; o, iktisat yapan bireylerin, bu şeylere hükmetmenin yaşamlarının ve refahlarının sürdürülmesi bakımından taşıdığı önem hakkında verdikleri bir yargıdır. Doğası gereği tümüyle öznel olan malların değerinin nesneleştirilmesi, buna rağmen, bilimimizin temel ilkeleri konusundaki karışıklığa son derece büyük ölçüde katkıda bulunmuştur.
2. Değerin Asıl Ölçüsü
Buraya kadar söylediklerimizde, dikkatimizi değerin doğasına ve nihai nedenlerine — yani değere her durumda ortak olan etkenlere — yönelttik. Ne var ki gerçek yaşamda, farklı malların değerlerinin büyüklük bakımından çok farklı olduğunu ve belirli bir malın değerinin sıkça değiştiğini görürüz. Malların değerindeki farklılıkların nedenlerinin araştırılması ve değerin ölçüsünün araştırılması, bu bölümde bizi meşgul edecek konulardır. Araştırmamızın seyri şu mülahaza tarafından belirlenir.
El altımızdaki malların bizim için kendileri uğruna hiçbir değeri yoktur. Tam tersine, yalnızca ihtiyaçlarımızın karşılanmasının bizim için doğrudan önem taşıdığını gördük, çünkü yaşamımız ve refahımız buna bağlıdır. Ama ayrıca, malların, el altında bulunmadıklarında karşılanamayacak olan ihtiyaçların karşılanmasını insanlara güvence altına almaları durumunda, insanların bu önemi el altındaki mallara yüklediklerini de açıkladım — yani bu önemi iktisadi mallara yüklerler. Dolayısıyla malların değerinde her zaman yalnızca, ihtiyaçlarımızın karşılanmasına — yani yaşamımıza ve refahımıza — atfettiğimiz anlamla karşılaşırız. Eğer malların değerinin doğasını yeterince betimledimse, eğer son tahlilde bizim için yalnızca ihtiyaçlarımızın karşılanmasının önem taşıdığı saptandıysa ve eğer tüm malların değerinin yalnızca bu önemin iktisadi mallara bir yüklemesi olduğu da saptandıysa, o hâlde gerçek yaşamda farklı malların değer büyüklüğünde gözlemlediğimiz farklılıklar yalnızca, bu mallara hükmetmemize bağlı olan karşılanışların önem büyüklüğündeki farklılıklara dayanabilir. Gerçek yaşamda farklı malların değer büyüklüğünde gözlemlediğimiz farklılıkları nihai nedenlerine indirgemek için, bu nedenle ikili bir görevi yerine getirmemiz gerekir. Şunları araştırmalıyız: (1) farklı karşılanışların bizim için ne ölçüde farklı önem derecelerine sahip olduğunu (öznel etken) ve (2) her bir ayrı durumda, somut ihtiyaçların hangi karşılanışlarının belirli bir mala hükmetmemize bağlı olduğunu (nesnel etken). Eğer bu araştırma, somut ihtiyaçların ayrı karşılanışlarının bizim için farklı önem derecelerine sahip olduğunu ve bu denli farklı önem derecelerine sahip bu karşılanışların belirli iktisadi mallara hükmetmemize bağlı olduğunu gösterirse, sorunumuzu çözmüş olacağız. Çünkü açıklamasını bu araştırmanın merkezî sorunu olarak belirttiğimiz iktisadi olguyu nihai nedenlerine indirgemiş olacağız. Kastettiğim, malların değer büyüklüğündeki farklılıklardır.
Malların değerindeki farklılıkların nihai nedenlerine ilişkin soruya bir yanıtla birlikte, çeşitli malların her birinin değerinin kendisinin nasıl değişime tabi olduğu sorununa da bir çözüm sağlanmış olur. Tüm değişim, zaman içindeki farklılıklardan başka bir şey değildir. Dolayısıyla, genel olarak bir büyüklükler kümesinin öğeleri arasındaki farklılıkların nihai nedenlerine ilişkin bir bilgiyle, onların değişimlerine de daha derin bir kavrayış elde ederiz.
A. Farklı karşılanışların önem büyüklüğündeki farklılıklar (öznel etken).
Farklı karşılanışların bizim için taşıdığı önemdeki farklılıklara gelince, her şeyden önce en yaygın deneyimin bir gerçeğidir ki, insanlar için en büyük önemi taşıyan karşılanışlar genellikle yaşamın sürdürülmesinin bağlı olduğu karşılanışlardır ve diğer karşılanışların önem büyüklüğü, onlara bağlı olan hazzın derecesine (süresine ve yoğunluğuna) göre kademelendirilir. Bu nedenle, iktisat yapan insanlar, yaşamlarının sürdürülmesinin bağlı olduğu bir ihtiyacın karşılanması ile yalnızca az ya da çok refah derecesinin bağlı olduğu bir başka ihtiyacın karşılanması arasında seçim yapmak zorunda kalırlarsa, genellikle birincisini tercih ederler. Benzer biçimde, daha yüksek bir refah derecesinin bağlı olduğu karşılanışları genellikle tercih ederler. Aynı yoğunlukta, daha uzun süreli hazları daha kısa süreli hazlara; aynı sürede ise daha yoğun hazları daha az yoğun hazlara tercih ederler.
Yaşamımızın sürdürülmesi, besine yönelik ihtiyacımızın karşılanmasına ve ayrıca, bizim iklimimizde, bedenlerimizi giydirmeye ve el altında bir barınağa sahip olmaya bağlıdır. Oysa yalnızca daha yüksek bir refah derecesi, bir arabamızın, bir satranç tahtamızın vb. olmasına bağlıdır. Böylece insanların besin, giysi ve barınak yoksunluğundan, araba, satranç tahtası vb. yoksunluğundan çok daha fazla korktuğunu gözlemleriz. Ayrıca, birinci tür ihtiyaçların karşılanışını güvence altına almaya, az önce anılan durumlarda olduğu gibi yalnızca geçici bir hazzın ya da artan bir rahatlığın (yani yalnızca daha yüksek bir refah derecesinin) bağlı olduğu ihtiyaçların karşılanmasına atfettiklerinden hatırı sayılır ölçüde daha yüksek bir önem atfederler. Ama bu karşılanışlar da çok farklı önem derecelerine sahiptir. Yaşamın sürdürülmesi ne rahat bir yatağa sahip olmaya ne de bir satranç tahtasına sahip olmaya bağlıdır, fakat bu malların kullanımı, kuşkusuz çok farklı derecelerde olmak üzere, refahımızın artışına katkıda bulunur. Dolayısıyla, insanların rahat bir yataktan yoksun kalmakla bir satranç tahtasından yoksun kalmak arasında bir seçim yaptıklarında, ikincisinden birincisine kıyasla çok daha kolay vazgeçecekleri konusunda da hiçbir kuşku olamaz.
Böylece farklı karşılanışların önem bakımından çok eşitsiz olduğunu gördük, çünkü kimisi insanlar için yaşamlarını sürdürmenin tüm önemini taşıyan karşılanışlardır, kimisi refahlarını daha yüksek bir derecede belirleyen karşılanışlardır, daha başkaları daha az bir derecede belirler ve böylece, üzerine önemsiz, geçici bir hazzın bağlı olduğu karşılanışlara kadar iner. Ne var ki yaşamın olgularının dikkatli bir incelemesi gösterir ki, farklı karşılanışların öneminde görülen bu farklılıklar yalnızca farklı türden ihtiyaçların karşılanmasında değil, bir ve aynı ihtiyacın az ya da çok eksiksiz karşılanmasında da gözlemlenebilir.
İnsanların yaşamı, genel olarak besine yönelik ihtiyaçlarının karşılanmasına bağlıdır. Ama tükettikleri tüm besinleri yaşamlarının ya da hatta sağlıklarının (yani sürmekte olan refahlarının) sürdürülmesi için gerekli saymak tamamen yanlış olurdu. Olağan öğünlerden birini yaşamı ya da sağlığı tehlikeye atmadan atlamanın ne kadar kolay olduğunu herkes bilir. Gerçekten de deneyim gösterir ki, yaşamı sürdürmek için gerekli besin miktarları, hâli vakti yerinde kişilerin kural olarak tükettiklerinin yalnızca küçük bir kısmıdır ve insanlar sağlığın tam korunması için gerekli olandan çok daha fazla yiyip içerler bile. İnsanlar besini birkaç nedenle tüketirler: her şeyden önce, yaşamı sürdürmek için besin alırlar; bunun ötesinde, sağlığı korumak için daha başka miktarlar alırlar, çünkü deneyimin gösterdiği gibi yalnızca yaşamı sürdürmeye yeten bir beslenme, organik bozuklukları önleyemeyecek kadar yetersizdir; son olarak, yaşamı sürdürmeye ve sağlığı korumaya yeten miktarları çoktan tüketmiş olan insanlar, salt tüketiminden elde edilen haz için besinlerden daha fazla alırlar.
Besine yönelik ihtiyacı karşılamanın ayrı somut edimleri buna göre çok farklı önem derecelerine sahiptir. Her insanın besine yönelik ihtiyacının, yaşamının böylelikle güvence altına alındığı noktaya kadar karşılanması, yaşamının sürdürülmesinin tüm önemini taşır. Bu miktarı aşan tüketim, yine belli bir noktaya kadar, sağlığını (yani sürmekte olan refahını) korumanın önemini taşır. Bu noktayı da aşan tüketim ise yalnızca — gözlemin gösterdiği gibi — giderek zayıflayan bir hazzın önemini taşır, ta ki sonunda, besine yönelik ihtiyacın karşılanmasının öyle eksiksiz olduğu belli bir sınıra ulaşana dek; öyle ki her ek besin alımı ne yaşamın sürdürülmesine ne de sağlığın korunmasına katkıda bulunur — hatta tüketiciye haz bile vermez, önce onun için bir kayıtsızlık meselesi, en sonunda bir acı kaynağı, sağlık için bir tehlike ve nihayet yaşamın kendisi için bir tehlike hâline gelir.
Diğer tüm insan ihtiyaçlarının az ya da çok eksiksiz karşılanmasına ilişkin olarak da benzer gözlemler yapılabilir. Bir oda ya da en azından havadan korunan, uyumak için bir yer, bizim iklimimizde yaşamın sürdürülmesi için gereklidir; sağlığın korunması için ise makul ölçüde geniş bir mekân gereklidir. Bununla birlikte, insanlar olanakları varsa, genellikle salt haz amacıyla daha başka mekânlara da sahiptirler (oturma odaları, balo salonları, oyun odaları, köşkler, av evleri vb.). Böylece, barınağa yönelik ihtiyacı karşılamanın ayrı somut edimlerinin çok farklı önem derecelerine sahip olduğunu kabul etmek zor değildir. Belli bir noktaya kadar, yaşamımız barınağa yönelik ihtiyacımızı karşılamaya bağlıdır. Bunun ötesinde, sağlığımız daha eksiksiz bir karşılanışa bağlıdır. Ve aynı ihtiyacı karşılamaya yönelik daha ileri girişimler, önce daha büyük, sonra daha küçük bir hoşnutluk getirecektir, ta ki sonunda, her kişi için, el altındaki mekânların daha fazla kullanılmasının onun için tam bir kayıtsızlık meselesi ve nihayet külfetli hâle geleceği bir nokta tasavvur edilebilene dek.
Bu nedenle, bir ve aynı ihtiyacın az çok eksiksiz tatmini bakımından, daha önce insanların farklı ihtiyaçları bakımından yaptığımıza benzer bir gözlemde bulunmak mümkündür. Daha önce insanların farklı ihtiyaçlarının, tatmin önemi açısından son derece eşitsiz olduğunu, yaşamlarının önemi ile küçük, geçici bir hazza atfettikleri önem arasında derecelendiğini görmüştük. Şimdi ayrıca görüyoruz ki, herhangi bir belirli ihtiyacın tatmini, belirli bir eksiksizlik derecesine kadar, görece en yüksek öneme sahiptir ve daha ileri tatminler giderek azalan bir öneme sahiptir; nihayet öyle bir aşamaya ulaşılır ki, o belirli ihtiyacın daha eksiksiz tatmini kayıtsızlık konusudur. Sonunda öyle bir aşama gelir ki, bu ihtiyacın tatmini dış görünüşüne sahip her edim, tüketici için artık hiçbir öneme sahip olmamakla kalmaz, aksine bir yük ve bir acı haline gelir.
Önceki savı sayısal olarak yeniden ifade etmek ve sonraki güç araştırmanın anlaşılmasını kolaylaştırmak için, yaşamın bağlı olduğu tatminlerin önemini 10 ile, diğer tatminlerin daha küçük önemini ise sırasıyla 9, 8, 7, 6 vb. ile göstereceğim. Bu yolla, 10 ile başlayıp 1 ile biten, farklı tatminlerin öneminin bir ölçeğini elde ederiz.
Şimdi bu farklı tatminlerin her biri için, o belirli ihtiyacın ne ölçüde halihazırda tatmin edildiğini gösteren rakamdan başlayarak derece derece azalan, o belirli ihtiyacın daha ileri tatmin edimlerinin ek önemine sayısal bir ifade verelim. Belirli bir noktaya kadar yaşamlarımızın bağlı olduğu ve bu noktanın ötesinde, halihazırda elde edilmiş tatminin eksiksizlik derecesiyle istikrarlı biçimde azalan bir esenliğin bağlı olduğu tatminler için, 10 ile başlayıp 0 ile biten bir ölçek elde ederiz. Benzer şekilde, en yüksek önemi 9 olan tatminler için, bu rakamla başlayıp yine 0 ile biten bir ölçek elde ederiz ve böyle devam eder.
Bu yolla elde edilen on ölçek aşağıdaki tabloda verilmiştir:38
Ne var ki Menger, bağımsız değişkenini en başta açıkça adlandırmaz ve okuyucu, onu izleyen tartışmada kendisi bulmaya bırakılır. Menger kimi zaman, toplam tatmine yapılan ardışık eklemelerin ardışık “tatmin edimlerinin” sonucu olduğunu belirsizce belirtir; ancak daha sonra (s. 130) bunların, tüketilen malın miktarına yapılan ardışık eşit eklemelerin sonucu olduğunu açıkça ortaya koyar. Ne var ki mesele bununla bitmez. Tabloyu izleyen paragrafta Menger, beşinci bir gıda biriminin (?) tüketilmesinden sonra, tablonun bireyinin altıncı bir gıda biriminin kendisine bir ilk tütün biriminin vereceğinden daha az ek tatmin vereceği olgusuyla karşı karşıya kaldığını ve dolayısıyla iki malın tüketimini dengeye getirmesi gerektiğini ileri sürerken, bir sütunun rakamlarını bir başka sütunun rakamlarıyla karşılaştırır. Böyle bir karşılaştırma, bir tütün birimi ile bir gıda biriminin, her ikisi de başka bir kaynağın (emek ya da para gibi) eşit bir harcamasıyla elde edilecek biçimde tanımlanmadıkça geçerli değildir; çünkü aksi takdirde iki birim, bireyin arasında seçim yapmak zorunda olduğu seçenekler oluşturmazdı.
Bu nedenle, Menger’in tartışmasını karşılayan asgari bir model şu varsayımları gerektirir:
(1) Tablonun iktisat yapan bireyi, tatminlerini yalnızca sıralayabilmekle kalmaz, aynı zamanda bunların görece önem derecelerine kardinal endeksler atayabilir. Başka bir deyişle, farklı tatminleri homojen bir tatmin birimi cinsinden karşılaştırabilir. (Ayrıca bkz. s. 139’daki ilkeler özeti ve Bölüm IV, Kısım 2’deki tartışma.)
| I | II | III | IV | V | VI | VII | VIII | IX |
|---|---|---|---|---|---|---|---|---|
| 10 | 9 | 8 | 7 | 6 | 5 | 4 | 3 | 2 |
| 9 | 8 | 7 | 6 | 5 | 4 | 3 | 2 | 1 |
| 8 | 7 | 6 | 5 | 4 | 3 | 2 | 1 | 0 |
| 7 | 6 | 5 | 4 | 3 | 2 | 1 | 0 | |
| 6 | 5 | 4 | 3 | 2 | 1 | 0 | ||
| 5 | 4 | 3 | 2 | 1 | 0 | |||
| 4 | 3 | 2 | 1 | 0 | ||||
| 3 | 2 | 1 | 0 | |||||
| 2 | 1 | 0 | ||||||
| 1 | 0 | |||||||
| 0 |
Diyelim ki I. sütundaki ölçek, belli bir bireye gıda ihtiyacının tatmininin önemini ifade etsin; bu önem, halihazırda ulaşılmış tatmin derecesine göre azalmakta olsun ve V. sütundaki ölçek de benzer biçimde onun tütün ihtiyacının önemini ifade etsin. Bu bireye, gıda ihtiyacının belirli bir eksiksizlik derecesine kadarki tatmininin, tütün ihtiyacının tatmininden çok daha yüksek bir öneme sahip olduğu açıktır. Ne var ki gıda ihtiyacı halihazırda belirli bir eksiksizlik derecesine kadar tatmin edilmişse (örneğin, gıda ihtiyacının daha ileri bir tatmini, onun için yalnızca 6 rakamıyla gösterdiğimiz öneme sahipse), tütün tüketimi onun için gıda ihtiyacının daha ileri tatminiyle aynı öneme sahip olmaya başlar. Birey, bu nedenle, bu noktadan itibaren tütün ihtiyacının tatminini gıda ihtiyacının tatminiyle dengeye getirmeye çalışacaktır. Söz konusu bireye gıda ihtiyacının tatmini genel olarak tütün ihtiyacının tatmininden çok daha yüksek bir öneme sahip olsa da, birincinin giderek tatmin edilmesiyle yine de (tabloda gösterildiği gibi) öyle bir aşama gelir ki, gıda ihtiyacının daha ileri tatmin edimleri onun için, genel olarak daha az önemli olmakla birlikte bu aşamada henüz tümüyle tatmin edilmemiş olan tütün ihtiyacını tatmin etmenin ilk edimlerinden daha küçük bir öneme sahiptir.
Yaşamın sıradan bir olgusuna yaptığım bu göndermeyle, yalnızca güç ve daha önce keşfedilmemiş bir psikoloji alanının gösterimini kolaylaştırmak için seçilmiş olan tablodaki sayıların anlamını yeterince açıklığa kavuşturduğuma inanıyorum.
Ayrı somut ihtiyaçların tatmininin insanlar için taşıdığı değişken önem, bilginlerin burada ele alınan olgulara şimdiye dek ne denli az dikkat etmiş olduğuna bakılmaksızın, iktisat yapan hiçbir insanın bilincine yabancı değildir. İnsanlar nerede yaşarsa yaşasın ve hangi uygarlık düzeyini işgal ederse etsin, iktisat yapan bireylerin genel olarak çeşitli ihtiyaçlarının tatmininin görece önemini nasıl tarttığını, özellikle her ihtiyacın az çok eksiksiz tatminine götüren ayrı edimlerin görece önemini nasıl tarttığını ve nihayet bu karşılaştırmanın sonuçlarıyla ihtiyaçlarının olabildiğince eksiksiz tatminine yönelik faaliyetlere (iktisat yapmaya) nasıl yöneldiklerini gözlemleyebiliriz. Gerçekten de, ihtiyaçların görece öneminin bu tartılması –tatmin edilmeden kalacak ihtiyaçlar ile, mevcut araçlara uygun olarak tatmine kavuşacak ihtiyaçlar arasında bu seçim yapma ve sonuncuların hangi dereceye kadar tatmin edileceğini belirleme– insanların iktisadi faaliyetinin, zihinlerini her şeyden çok dolduran, iktisadi çabaları üzerinde en geniş kapsamlı etkiye sahip olan ve her iktisat yapan birey tarafından neredeyse sürekli olarak yürütülen ta kendisidir. Ne var ki insanın, farklı ihtiyaçların tatmininin ve ayrı tatmin edimlerinin farklı önem derecelerine ilişkin bilgisi, aynı zamanda malların değerindeki farklılıkların da ilk nedenidir.
B. Ayrı tatminlerin belirli mallara bağımlılığı (nesnel etmen).
İnsanların her belirli somut ihtiyacının karşısında yalnızca tek bir mevcut mal bulunsaydı ve bu mal yalnızca o tek ihtiyacın tatminine elverişli olsaydı (öyle ki, bir yandan, söz konusu mal elimizde olmasa ihtiyacın tatmini gerçekleşmezdi; öte yandan, mal o somut ihtiyacın tatminine hizmet edebilir, başka hiçbir ihtiyacın tatminine edemezdi), malın değerinin belirlenmesi çok kolay olurdu; bu değer, o ihtiyacın tatminine atfettiğimiz öneme eşit olurdu. Zira açıktır ki, belirli bir ihtiyacı tatmin etmede belirli bir malın mevcudiyetine bağımlı olduğumuz her durumda (yani, mal elimizde olmasa bu tatmin gerçekleşmeyecekse) ve aynı zamanda o mal başka hiçbir yararlı amaca elverişli değilse, mal, o tatminin bizim için taşıdığı önemin tamamını edinebilir, ama hiçbir zaman bundan başka bir önem edinemez. Dolayısıyla, böyle bir durumda söz konusu tatminin bizim için önemi daha büyük ya da daha küçük olduğuna göre, o belirli malın bizim için değeri de daha büyük ya da daha küçük olacaktır. Örneğin, miyop bir birey ıssız bir adaya atılsa ve kurtardığı mallar arasında miyopisini düzelten yalnızca bir çift gözlük bulup ikinci bir çift bulamasa, kuşku yok ki bu gözlüğün onun için, düzeltilmiş görme yetisine atfettiği önemin tamamını taşıyacağı ve aynı kesinlikle bundan daha büyük bir önemi taşımayacağıdır; çünkü gözlük, başka ihtiyaçların tatminine pek elverişli olmazdı.
Ne var ki sıradan yaşamda, mevcut mallar ile ihtiyaçlarımız arasındaki ilişki genellikle çok daha karmaşıktır. Genellikle tek bir mal değil, bir mal niceliği; tek bir somut ihtiyacın değil, böyle ihtiyaçlardan oluşan bir bütünün karşısında durur. Bazen daha büyük, bazen daha küçük sayıda, son derece farklı önem derecelerine sahip tatmin, belirli bir mal niceliği üzerindeki tasarrufumuza bağlıdır ve malların her biri, önem bakımından bu denli büyük farklılık gösteren bu tatminleri üretme yetisine sahiptir.
Tecrit edilmiş bir çiftçi, bol bir hasadın ardından, elinde iki yüz kileden fazla buğdaya sahiptir. Bunun bir kısmı kendisinin ve ailesinin yaşamlarının bir sonraki hasada kadar sürdürülmesini, bir başka kısmı sağlığın korunmasını güvence altına alır; üçüncü bir kısım, ona bir sonraki ekim için tohumluk tahılı sağlar; dördüncü bir kısım bira, viski ve diğer lükslerin üretiminde kullanılabilir; beşinci bir kısım da sığırlarının besisinde kullanılabilir. Bu daha önemli tatminler için daha fazla kullanamayacağı geriye kalan birkaç kileyi de, tahılının bakiyesini bir biçimde yararlı kılmak için evcil hayvanlarının beslenmesine ayırır.
Böylece çiftçi, sahip olduğu tahıla, son derece farklı önem derecelerine sahip tatminler için bağımlıdır. Önce onunla kendisinin ve ailesinin yaşamlarını, ardından kendisinin ve ailesinin sağlığını güvence altına alır. Bunun ötesinde, onunla çiftliğinin kesintisiz işleyişini –sürmekte olan refahının önemli bir temelini– güvence altına alır. Son olarak, tahılının bir kısmını haz amaçlarıyla kullanır ve bunu yaparken tahılını yine kendisi için son derece farklı önem derecelerine sahip amaçlar için kullanmaktadır.
Böylece –sıradan yaşamın tipik bir örneği olan– bir durumu ele almaktayız; bu durumda, son derece farklı önem derecelerine sahip tatminler, daha büyük basitlik uğruna tümüyle homojen birimlerden oluştuğunu varsayacağımız bir mal niceliğinin mevcudiyetine bağlıdır. Şimdi ortaya çıkan soru şudur: Verili koşullar altında, tahılın belirli bir kısmının çiftçimiz için değeri nedir? Kendisinin ve ailesinin yaşamlarını güvence altına alan buğday kileleri, ona tarlalarını ekme olanağı veren kilelerden daha yüksek bir değere mi sahip olacaktır? Ve bu sonuncu kileler, ona haz amaçlarıyla kullandığı buğday kilelerinden daha büyük bir değere mi sahip olacaktır?
Mevcut buğday arzının çeşitli kısımlarınca güvence altına alınmış gibi görünen tatminlerin, önem bakımından son derece eşitsiz olduğunu –daha önceki gösterimlerimiz açısından 10 önemden 1 önemine kadar uzandığını– kimse yadsımayacaktır. Yine de hiç kimse, bazı buğday kilelerinin (örneğin, çiftçinin bir sonraki hasada kadar kendisini ve ailesini besleyeceği kilelerin), aynı nitelikteki diğer buğday kilelerinden (örneğin, lüks içecekler yapacağı kilelerden) onun için daha yüksek bir değere sahip olacağını ileri süremeyecektir.
Belirli bir mal miktarına hükmetmeye bağlı tatminlerin farklı önem derecelerine sahip olduğu bu durumda ve diğer her durumda, her şeyden önce şu güç soruyla karşılaşırız: söz konusu mal miktarının belirli bir kısmına bağlı olan belirli tatmin hangisidir?
Değer teorisinin bu en önemli sorusunun çözümü, insan iktisadı ve değerin doğası üzerine düşünmekten doğar.
İnsanların çabalarının, ihtiyaçlarını tam olarak karşılamaya, bunun mümkün olmadığı yerlerde ise mümkün olduğunca eksiksiz biçimde karşılamaya yöneldiğini gördük. Bir mal miktarı, insanlar için değişen önemdeki ihtiyaçların karşısında durduğunda, önce tatmini kendileri için en büyük öneme sahip olan ihtiyaçları karşılayacak ya da bunlara karşı tedbir alacaklardır. Geriye herhangi bir mal kalırsa, bunları, hâlihazırda karşılanmış olanlardan sonra önem derecesi bakımından gelen ihtiyaçların tatminine yönelteceklerdir. Bundan da artakalan herhangi bir miktar, ardı ardına, önem derecesi bakımından sonra gelen ihtiyaçların tatminine uygulanacaktır.39
Bir mal, birkaç farklı ihtiyaç türünün tatmini için kullanılabiliyorsa ve her bir ihtiyaç türü bakımından, art arda gelen tek tek tatmin edimlerinin her biri, söz konusu ihtiyacın hâlihazırda karşılanmış olduğu tamlık derecesine göre azalan bir öneme sahipse, iktisat yapan insanlar, ellerindeki mal miktarlarını önce, ihtiyaç türü ne olursa olsun, kendileri için en yüksek öneme sahip olan tatmin edimlerini güvenceye almak için kullanacaklardır. Geriye kalan herhangi bir miktarı, önem bakımından sonra gelen somut ihtiyaçların tatminlerini güvenceye almak için, bundan da artakalan herhangi bir miktarı ise giderek daha az önemli tatminleri güvenceye almak için kullanacaklardır. Bu yöntemin nihai sonucu, ulaşılamayan tatminlerin en önemlisinin her ihtiyaç türü için aynı öneme sahip olması, dolayısıyla bütün ihtiyaçların, ayrı ayrı tatmin edimlerinin eşit bir önem derecesine kadar karşılanmasıdır.
İktisat yapan bir bireyin sahip olduğu bir mal miktarının belirli bir biriminin onun için hangi değere sahip olduğunu soruyorduk. Sorumuz, değerin doğası bakımından şu biçimde ifade edilirse daha kesin olarak ortaya konabilir: iktisat yapan birey, söz konusu birim emrinde olmasaydı – yani toplam miktarı bu bir birim kadar daha küçük olsaydı – hangi tatmine ulaşamazdı? İnsan iktisadının doğasına ilişkin önceki açıklamadan çıkan yanıt şudur: bu durumda iktisat yapan her birey, kendisine henüz kalan mal miktarıyla, ne olursa olsun daha önemli ihtiyaçlarını karşılayacak ve daha az önemli olanların tatmininden vazgeçecektir. Böylece, daha önce elde edilen bütün tatminlerden yalnızca onun için en küçük öneme sahip olanı şimdi gerçekleşmeyecektir.
Buna göre, her somut durumda, iktisat yapan bir bireyin emrindeki bir malın bütün miktarı aracılığıyla güvenceye alınan tatminlerin tümünden yalnızca onun için en az öneme sahip olanları, bütün miktarın belirli bir kısmının mevcudiyetine bağlıdır. Dolayısıyla, malın mevcut bütün miktarının herhangi bir kısmının bu kişi için değeri, bütün miktar tarafından güvenceye alınan ve eşit bir kısımla elde edilen tatminler arasında en az öneme sahip olanların onun için taşıdığı öneme eşittir.40
Bir bireyin, o mala yönelik bütün ihtiyaçlarının tam tatmini için o maldan 10 ayrı birime (ya da 10 ölçüye) ihtiyaç duyduğunu, bu ihtiyaçların öneminin 10'dan 1'e kadar değiştiğini, ancak emrinde maldan yalnızca 7 birim (ya da yalnızca 7 ölçü) bulunduğunu varsayalım. İnsan iktisadının doğası hakkında söylenenlerden doğrudan anlaşılmaktadır ki, bu birey, mala yönelik ihtiyaçlarından yalnızca önemi 10'dan 4'e kadar uzananları emrindeki miktarla (7 birim) karşılayacak, önemi 3'ten 1'e kadar uzanan diğer ihtiyaçlar ise karşılanmamış kalacaktır. Bu durumda söz konusu iktisat yapan birey için 7 biriminden (ya da ölçüsünden) birinin değeri nedir? Malların değerinin doğası hakkında öğrendiklerimize göre bu soru şu soruya eşdeğerdir: ilgili bireyin emrinde 7 yerine yalnızca 6 birim (ya da ölçü) bulunsaydı, ulaşılamayacak tatminlerin önemi ne olurdu? Bir kaza onu yedi malından (ya da ölçüsünden) birinden yoksun bıraksaydı, söz konusu kişinin kalan 6 birimi daha önemli ihtiyaçları karşılamak için kullanacağı ve en az önemli olanı ihmal edeceği açıktır. Dolayısıyla bir mal (ya da bir ölçü) kaybetmenin sonucu, yedi birimlik mevcut bütün miktar tarafından güvenceye alınan bütün tatminler içinde yalnızca en küçüğünün (yani önemi 4 olarak gösterilen tatminin) yitirilmesi olurken, önemi 10'dan 5'e kadar uzanan tatminler (ya da ihtiyaç karşılama edimleri) eskisi gibi gerçekleşecektir. O hâlde bu durumda, tek bir birime (ya da ölçüye) hükmetmeye yalnızca önemi 4 ile gösterilen bir tatmin bağlı olacak ve söz konusu birey malın 7 birimine (ya da ölçüsüne) hükmetmeyi sürdürdüğü sürece, her birimin (ya da ölçünün) değeri bu tatminin önemine eşit olacaktır. Çünkü malın mevcut miktarının bir birimine (ya da ölçüsüne) bağlı olan yalnızca önemi 4 olan bu tatmindir. Diğer şeyler eşit kalmak kaydıyla, söz konusu iktisat yapan bireyin emrinde malın yalnızca 5 birimi (ya da ölçüsü) bulunsaydı, açıktır ki – bu iktisadi durum sürdüğü sürece – malın her ayrı birimi ya da kısmi miktarı onun için sayısal olarak 6 rakamıyla ifade edilen bir öneme sahip olurdu. Eğer 3 birime sahip olsaydı, her biri onun için sayısal olarak 8 rakamıyla ifade edilen bir öneme sahip olurdu. Son olarak, eğer yalnızca tek bir mala sahip olsaydı, onun önemi 10'a eşit olurdu.
Birtakım özel durumların incelenmesi, burada ortaya konan ilkeleri tümüyle aydınlatacaktır; bazı okurlara yorucu görüneceğimi bilsem de, bu önemli görevden kaçınmak istemiyorum. Adam Smith'in izinden giderek, açık bir anlatım kazanmak uğruna biraz bıktırıcılık göze alacağım.
En basit durumla başlamak gerekirse, yalıtılmış biçimde iktisat yapan bir bireyin denizdeki kayalık bir adada yaşadığını, adada yalnızca tek bir pınar bulduğunu ve tatlı suya yönelik ihtiyacının karşılanması için yalnızca buna bağımlı olduğunu varsayalım. Bu yalıtılmış bireyin şunlara ihtiyaç duyduğunu kabul edelim: (a) yaşamını sürdürmek için günde bir birim su, (b) sütü ve etiyle ona en gerekli geçim araçlarını sağlayan hayvanlar için on dokuz birim, (c) kırk birim: kısmen yalnızca yaşamını değil sağlığını da sürdürmek için gerekli olan tam miktarı tüketebilmesi için; kısmen, sağlığının ve genel esenliğinin sürmesi için gerekli ölçüde, bedenini, giysilerini ve aletlerini temizlemek için; kısmen de sütü ve etini gerekli bulduğu birtakım ek hayvanların beslenmesi için; ve son olarak (d) günde fazladan kırk birim su: kısmen çiçek bahçesi için, kısmen de yaşamını ve sağlığını sürdürmek için değil, salt daha çeşitli bir beslenme amacıyla ya da yalnızca arkadaşlık için tuttuğu birtakım hayvanlar için. Ayrıca bu yüz birimlik toplam su miktarından fazlasını nasıl kullanacağını bilmediğini de kabul edelim.
Pınar suyu öylesine bol biçimde sağladığı sürece ki, suya yönelik bütün ihtiyaçlarını karşılamakla kalmayıp her gün birkaç bin kova suyu denize akıtabildiği ve dolayısıyla ihtiyaçlarından hiçbirinin tatmini, emrinde bir birim daha fazla ya da bir birim daha az (örneğin bir kova dolusu) su bulunup bulunmadığına bağlı olmadığı sürece, bir birim su, gördüğümüz gibi, onun için ne iktisadi nitelik ne de değer taşıyacak, dolayısıyla değerinin büyüklüğünden söz edilemeyecektir. Ama eğer şimdi doğal bir olay ansızın pınarın kısmen tükenmesine yol açsaydı ve adada yaşayan kişimiz bunun sonucunda emrinde yalnızca 90 birim suya sahip olurken ihtiyaçlarının tam tatmini için 100 birim suya gereksinim duymayı sürdürseydi, açıktır ki o zaman bir tatmin, su kaynağının tümünün her bir kısmının mevcudiyetine bağlı olur ve dolayısıyla her bir su birimi onun için değer dediğimiz o anlamı kazanırdı.
Ancak şimdi, bu durumda onun tatminlerinden hangisinin emrindeki 90 birim suyun belirli bir kısmına, örneğin 10 birime bağlı olduğunu sorarsak, sorumuz şu biçimi alır: yalıtılmış bireyimiz, su kaynağının bu belirli kısmı emrinde olmasaydı – yani 90 yerine yalnızca 80 birime sahip olsaydı – hangi tatminlerine ulaşamazdı?
İktisat yapan bireyimizin, günde yalnızca 80 birim suyu mevcut olsa bile, yaşamının korunması için gerekli miktarı ve onu hayatta tutmaya vazgeçilmez olan hayvanları beslemeye yetecek kadar fazlasını tüketmeyi sürdüreceğinden daha kesin hiçbir şey yoktur. Bu amaçlar günde yalnızca 20 birim su gerektirdiğinden, kalan 60 birimi önce sağlığının ve süregelen genel esenliğinin bağlı olduğu bütün ihtiyaçların tatminine uygulardı. Bu amaç için günde toplam yalnızca 40 kova suya gereksinim duyduğundan, geriye salt zevk amaçlarıyla kullanılabilecek 20 birim kalırdı. Böylece son 20 birim ya çiçek bahçesini ya da salt zevk için sahip olduğu hayvanları idame ettirebilirdi. Kuşkusuz bu iki tatminden kendisine daha önemli görüneni seçer, daha az önemli olanı ise ihmal ederdi.
Crusoe'muzun emrinde günde 90 birim su bulunduğunda, bu miktara mı yoksa 10 birim daha azına mı sahip olmayı sürdüreceği sorusu, onun için, günde 10 birim suyla karşılanan en az önemli ihtiyaçları karşılamayı sürdürebilecek bir konumda olup olmayacağı sorusuna eşdeğerdir. O hâlde, toplam 90 birimlik bir miktar emrinde kalmayı sürdürdüğü sürece, 10 birim su yalnızca bu en az önemli tatminlerin önemine – yani yalnızca görece önemsiz zevklerin önemine – sahip olacaktır.
Şimdi, yalıtılmış iktisadın bireyine su sağlayan pınarın daha da tükendiğini, hatta öyle bir dereceye kadar ki, ona günde yalnızca kırk birim suyun kaldığını varsayalım. İşte yine, tıpkı önceki gibi, yaşamının ve esenliğinin korunması bu bütün su miktarının mevcudiyetine bağlı olacaktır. Ama durum önemli bir bakımdan değişmiştir. Daha önce, su kaynağının tümünün pratik olarak herhangi bir biçimde anlamlı her parçasının (örneğin bir birimin) mevcudiyetine onun zevklerinden ya da rahatlıklarından biri bağlıydıysa, şimdi günde bir birim daha fazla ya da bir birim daha az su bulunması sorusu, Crusoe'muz için artık sağlığının ya da genel esenliğinin az ya da çok eksiksiz biçimde korunması sorusudur. Başka bir deyişle, eğer bir birim yitirseydi, bunun etkisi, tatmini sağlığının ve süregelen genel esenliğinin korunmasına bağlı olan ihtiyaçlardan birini artık karşılayamaması olurdu. Crusoe'muz için günde birkaç yüz kova su emrinde bulunduğu sürece tek bir kova suyun hiçbir değeri yoksa ve daha sonra, günde yalnızca 90 birime sahip olduğunda, her birim yalnızca ona bağlı olan belirli bir zevkin önemini taşıyorsa, şimdi hâlâ mevcut olan kırk birimin her bir parçası onun için çok daha önemli tatminlerin önemini taşır. Çünkü artık, karşılanmaması sağlığını ve süregelen esenliğini bozan ihtiyaçların tatmini, kırk birimin her birine bağlıdır. Oysa her mal miktarının değeri, ona bağlı olan tatminlerin önemine eşittir. Eğer bir birim suyun Crusoe'muz için değeri başlangıçta sıfıra, ikinci durumda ise bire eşitse, şimdi artık sayısal olarak yaklaşık altı rakamıyla ifade edilirdi.
Süregelen kuraklıkla birlikte pınarın gitgide daha fazla tükendiğini ve sonunda günde yalnızca bu yalıtılmış bireyin hayatını ancak ayakta tutmaya yetecek miktarda su verdiğini varsayalım (dolayısıyla bizim örneğimizde yaklaşık 20 birim, çünkü hem kendisi için hem de sütü ve eti olmadan hayatta kalamayacağı sürüsündeki hayvanlar için o kadarına ihtiyaç duyar). Böyle bir durumda, ona açık olan pratik bakımdan anlamlı her su miktarının, hayatının sürdürülmesi tüm önemini taşıyacağı açıktır. Dolayısıyla bir birim su, eskisinden daha da yüksek bir değere, sayısal olarak 10 rakamıyla ifade edilen bir değere sahip olur.
Böylece, vakalarımızın ilkinde, birey günde birkaç bin kova suya sahip olduğu sürece, bu miktarın küçük bir bölümünün, örneğin bir kovanın, onun için hiçbir değeri olmadığını gördük; çünkü hiçbir tür tatmin tek bir kovaya bağlı değildi. İkinci vakada, ona açık olan 90 birimden somut bir birimin halihazırda belirli küçük zevklerin önemini taşıdığını gördük; çünkü 90 birime bağlı en az önemli tatminler bu zevklerdi. Üçüncü vakada, elinde günde yalnızca 40 birim su bulunduğunda, her somut birime daha önemli tatminlerin bağlı olduğunu gördük. Dördüncü vakada, her somut birime daha da önemli tatminler bağlı hale geldi. Birbirini izleyen her vakada, daha önemli tatminler onlara bağlı hale geldikçe, kalan birimlerin değerinin ardışık olarak yükseldiğini gördük.
Daha karmaşık (toplumsal) ilişkilere geçmek için, bir yelkenli geminin karaya ulaşmak için hâlâ 20 günlük yola sahip olduğunu, bir kaza sonucu yiyecek stoklarının neredeyse tamamen kaybolduğunu ve gemi arkadaşlarının her birine, herhangi bir tek tür yiyecekten, örneğin galetadan, yalnızca 20 gün boyunca hayatını korumaya tam tamına yetecek bir miktar kaldığını varsayalım. Bu, yelkenli gemideki kişilerin belirli ihtiyaçlarının, tam da bu ihtiyaçların tatminini malın mevcut miktarına bütünüyle bağımlı kılan kesin miktardaki belirli bir malın kumandası karşısında durduğu bir vakadır. Yolcuların hayatlarının ancak her biri günde yarım kilo galeta tükettiği takdirde sürdürülebileceği ve her yolcunun fiilen 10 kilo galetaya sahip olduğu varsayılırsa, bu yiyecek miktarı her yolcu için hayatını koruma tam önemini taşıyacaktır. Böyle koşullar altında, kendi hayatına az da olsa değer veren hiç kimse, bu mal miktarını ya da hatta onun gözle görülür herhangi bir bölümünü, yiyecek dışındaki herhangi bir mal karşılığında, sıradan hayatın en değerli malları karşılığında bile elden çıkarmaya ikna edilemez. Örneğin, gemide yolculuk eden zengin bir adam, böylesine cılız tayınlarla kaçınılmaz olan açlık sancılarını hafifletmek için aynı ağırlıkta galeta karşılığında bir kilo altın teklif etse, gemi arkadaşlarından hiçbirinin böyle bir pazarlığı kabul etmeye hazır olmadığını görürdü.
Şimdi, gemideki yolcuların, daha önce sözü edilen 10 kiloya ek olarak, her birinin beş kilo daha gemi galetasının kumandasına sahip olduğunu varsayalım. Bu durumda hayatları artık tek bir kilo galetanın kumandasına bağlı olmazdı; çünkü hayatlarını tehlikeye atmaksızın bir kilo onların kontrolünden çekilebilir ya da onlar tarafından yiyecek dışındaki mallarla takas edilebilirdi. Hayatlarının kendisi artık yiyeceğin bir kilosuna bağlı olmasa da, bir kilo galeta yine de açlık sancılarına karşı bir koruma ve aynı zamanda sağlıklarının korunması için bir araç oluştururdu; çünkü yalnızca on kilo galetaya sahip olan tüm kişilerin nasibi olacak böylesine cılız bir beslenme, yirmi gün boyunca sürdürüldüğünde, esenlikleri üzerinde kuşkusuz zararlı bir etki yapardı. Böyle koşullar altında, tek bir kilo galeta artık onlar için hayatlarını sürdürme önemini taşımasa da, sağlık ve esenliğin tek bir kilo galetaya bağlı olduğu ölçüde, herkesin kendi sağlığının ve esenliğinin korunmasına atfettiği önemi yine de taşırdı.
Son olarak, geminin mutfağının tüm yiyecek stoklarından tamamen yoksun kaldığını; yolcuların da kendilerine ait herhangi bir yiyecekleri olmadığını; geminin birkaç bin yüzkantarlık galeta yüküyle dolu olduğunu; ve gemi kaptanının, bu felaket sonucunda yolcuların talihsiz durumunu göz önünde bulundurarak, herkese galetalarla dilediğince beslenme izni verdiğini varsayalım. Yolcular elbette açlıklarını gidermek için galetaları alacaklardır. Ne var ki, böyle bir durumda, yirmi gün boyunca bütün yiyeceği başka türlü yalnızca galetadan ibaret olacak bir yolcu için lezzetli bir parça etin hatırı sayılır bir değere sahip olacağından kimse kuşku duymaz; oysa bir kilo galetanın olağanüstü küçük bir değeri, belki de hiçbir değeri olmazdı.
Neden bir kilo galetanın kumandası bu vakaların ilkinde her yolcu için hayatını sürdürme tam önemini taşıdı, ikinci vakada hâlâ çok büyük bir önemi taşıdı, ama üçüncü vakada hiçbir önemi, ya da her hâlükârda yalnızca son derece cüzi bir önemi taşıdı?
Yolcuların ihtiyaçları üç vakanın hepsinde aynı kaldı; çünkü ne kişilikleri ne de gereksinimleri değişti. Bununla birlikte değişen şey, her vakada bu gereksinimlerin karşısında duran yiyecek miktarıydı. Yolcuların aynı kalan yiyecek gereksinimleri karşısında, ilk vakada kişi başına on kilo yiyecek, ikinci vakada daha büyük bir miktar ve üçüncü vakada daha da büyük bir miktar vardı. Dolayısıyla, bir vakadan diğerine, yiyeceğin tek tek birimlerine bağlı olan tatminlerin önemi giderek azaldı.
Ama burada, önce yalıtılmış bir bireyde, ardından insanlığın geri kalanından geçici olarak yalıtılmış küçük bir grupta gözlemleyebildiğimiz şey, bir halkın ve genel olarak insan toplumunun daha karmaşık karşılıklı ilişkileri için de aynı ölçüde geçerlidir. Bir ülkenin sakinlerinin bir ürün kıtlığından sonraki, ortalama bir hasattan sonraki ve nihayet bereketli bir hasatı izleyen bir yıldaki durumu, yukarıda tasvir edilenlere nitelikçe benzer ilişkiler sergiler. Burada da, belirli sabit gereksinimler karşısında, ilk vakada ikinciye kıyasla daha küçük, ikinci vakada üçüncüye kıyasla daha küçük bir mevcut yiyecek miktarı vardır. Dolayısıyla, bu vakalarda da, tüm arzın tek tek birimlerine bağlı olan tatminlerin önemi hatırı sayılır ölçüde değişir.
Henüz bereketli bir hasat almış bir ülkede 100.000 kile buğday bulunan bir silo yanarsa, felaketin etkisi en fazla daha az alkol üretilmesi ya da en kötü ihtimalle nüfusun daha yoksul kesiminin biraz daha cılız beslenmesi, ama yoksunluk çekmemesi olacaktır; felaket ortalama bir hasattan sonra meydana gelirse, birçok insan halihazırda daha önemli tatminlerden vazgeçmek zorunda kalacaktır; ve eğer talihsizlik bir kıtlıkla çakışırsa, pek çok insan açlıktan ölecektir. Üç vakanın her birinde, çok farklı önem derecelerindeki tatminler ilgili insanlara açık olan tahılın her somut birimine bağlıdır ve bu nedenle bir birim tahılın değeri üç vakada büyük ölçüde değişir.
Söylenenleri özetlersek, buraya kadarki araştırmamızın sonucu olarak aşağıdaki ilkeleri elde ederiz:
(1) Malların bizim için taşıdığı ve değer adını verdiğimiz önem yalnızca atfedilmiştir. Temelde bizim için yalnızca tatminler önem taşır; çünkü hayatımızın ve esenliğimizin sürdürülmesi onlara bağlıdır. Ne var ki, bu tatminler için varlığına bağımlı olduğumuzun bilincinde olduğumuz mallara bu önemi mantıksal olarak atfederiz.
(2) Somut ihtiyaçların farklı tatminlerinin (tek tek mallar aracılığıyla gerçekleştirilebilen ayrı tatmin edimlerinin) bizim için taşıdığı önem büyüklükleri eşit değildir ve onların ölçüsü, hayatımızın ve refahımızın sürdürülmesi için taşıdıkları önem derecesinde yatar.
(3) Mallara atfedilen tatminlerimizin önem büyüklükleri – yani onların değerlerinin büyüklükleri – dolayısıyla aynı şekilde eşit değildir ve onların ölçüsü, söz konusu mallara bağlı olan tatminlerin bizim için taşıdığı önem derecesinde yatar.
(4) Her özel vakada, bir malın mevcut tüm miktarının güvenceye aldığı bütün tatminler arasından, yalnızca iktisat yapan birey için en az öneme sahip olanlar, tüm miktarın belirli bir bölümünün kumandasına bağlıdır.
(5) İktisat yapan bir bireyin tasarrufundaki belirli bir malın ya da bir malın tüm miktarının belirli bir bölümünün değeri, böylece onun için, mevcut tüm miktarın güvenceye aldığı ve herhangi bir eşit bölümle elde edilen tatminlerden en az önemli olanının önemine eşittir. Çünkü ilgili iktisat yapan birey, tam da bu en az önemli tatminler bakımından belirli malın ya da belirli bir mal miktarının varlığına bağımlıdır.41
Böylece, buraya kadarki araştırmamızda, malların değerindeki farklılıkları nihai nedenlerine geri götürmüş ve aynı zamanda, insanların tüm malların değerlerini ona göre yargıladıkları nihai ve özgün ölçüyü de bulmuş olduk.
Söylenenler doğru anlaşıldıysa, iki ya da daha fazla somut malın veya mal miktarının değerleri arasındaki farklılıkları belirleyen nedenlerin açıklanmasını içeren herhangi bir sorunu çözmekte hiçbir güçlük olamaz.
Örneğin, olağan koşullar altında bir kilo içme suyunun bizim için neden hiçbir değeri olmadığını, oysa bir kilonun çok küçük bir kesri kadar altının ya da elmasın genellikle çok yüksek bir değer sergilediğini sorarsak, yanıt şöyledir: Elmas ve altın o kadar nadirdir ki, basit bir hesabın göstereceği üzere, insanlığa açık olan tüm elmaslar bir sandıkta, tüm altın da tek bir büyük odada saklanabilir. İçme suyu ise yeryüzünde öyle büyük miktarlarda bulunur ki, hepsini içine alacak kadar büyük bir hazne hayal etmek bile güçtür. Buna göre, insanlar altın ve elmasın hizmet ettiği yalnızca en önemli ihtiyaçları tatmin edebilirken, içme suyuna olan ihtiyaçlarını yalnızca bütünüyle tatmin etmekle kalmaz, üstelik mevcut tüm miktarı tüketemedikleri için büyük miktarlarını kullanılmadan akıp gitmeye de bırakabilirler. Dolayısıyla, olağan koşullar altında, insanlar belirli bir miktar içme suyunun kumandasına sahip olamasalar bile, hiçbir insani ihtiyacın tatminsiz kalması gerekmezdi. Altın ve elmasta ise, mevcut toplam miktarın güvenceye aldığı en cüzi tatminler bile iktisat yapan insanlar için göreli olarak yüksek bir önem taşır. Böylece somut içme suyu miktarları iktisat yapan insanlar için genellikle hiçbir değer taşımazken, somut altın ve elmas miktarları yüksek bir değer taşır.
Bütün bunlar yalnızca, içme suyunun bize bol miktarda, altın ve elmasın ise çok küçük miktarlarda açık olduğu hayatın olağan koşulları için geçerlidir. Ne var ki, bir yolcunun hayatının çoğu kez bir yudum suya bağlı olduğu çölde, bir birey için bir kilo suya, bir kilo altından bile daha önemli tatminlerin bağlı olduğu pekâlâ tasavvur edilebilir. Böyle bir vakada, bir kilo suyun değeri, sonuç olarak, ilgili birey için bir kilo altının değerinden daha büyük olurdu. Ve deneyim bize, böyle bir ilişkinin ya da ona benzer bir ilişkinin, iktisadi durumun tam da az önce tasvir ettiğim gibi olduğu yerlerde gerçekten geliştiğini öğretir.
C. Malların niteliğindeki farklılıkların değerleri üzerindeki etkisi.
İnsani ihtiyaçlar çoğu kez farklı türden mallarla, daha da sık olarak ise türce değil de cinsçe farklı olan mallarla tatmin edilebilir. Bir yanda belirli insani ihtiyaç bileşkeleriyle, öte yanda bunların tatmini için mevcut mal miktarlarıyla uğraştığımız yerde (s. 129), dolayısıyla ihtiyaçlar her zaman türdeş mal miktarları karşısında durmaz, çoğu kez farklı türden mallar karşısında ve daha da sık olarak farklı cinsten mallar karşısında durur.
Sunumun daha büyük basitliği uğruna, şimdiye kadar mallar arasındaki farklılıkların değerlendirilmesini bir yana bıraktım ve önceki bölümlerde yalnızca, tamamen türdeş mal miktarlarının belirli bir türden ihtiyaçlar karşısında durduğu vakaları ele aldım (özellikle, halihazırda ulaşılmış tatminin tamlık derecesine göre önemlerinin nasıl azaldığını vurgulayarak). Bu yolla, mevcut miktarlardaki farklılıkların malların değeri üzerinde uyguladığı etkiyi daha çok öne çıkarabildim.
Şimdi ele alınması gereken durumlar, belirli insan ihtiyaçlarının farklı türden ya da farklı cinsten mallarla karşılanabildiği ve dolayısıyla belirli insan gereksinimlerinin, ayrı kısımları nitelik bakımından birbirinden farklı olan mevcut mal miktarları karşısında yer aldığı durumlardır.
Bu bağlamda öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, mallar arasındaki farklılıklar – ister tür ister cins farklılıkları olsun – insan ihtiyaçlarının karşılanması bu farklılıklardan hiçbir biçimde etkilenmiyorsa, belirli bir arzın farklı birimlerinin değerini etkileyemez. İnsan ihtiyaçlarını birbiriyle aynı biçimde karşılayan mallar, tam da bu nedenle, dış görünüş bakımından farklı türlere ya da cinslere ait olsalar dahi, iktisadi açıdan tümüyle türdeş kabul edilir.
İki mal arasındaki tür ya da cins farklılıklarının onların değerlerindeki farklılıklara yol açması gerekiyorsa, bunların aynı zamanda insan ihtiyaçlarını karşılama bakımından farklı kapasitelere de sahip olması gerekir. Başka bir deyişle, iktisadi açıdan nitelik farklılıkları dediğimiz şeye sahip olmaları gerekir. Bu nedenle, nitelik farklılıklarının belirli malların değeri üzerinde uyguladığı etkiyi incelemek, aşağıdaki araştırmanın konusudur.
İktisadi açıdan bakıldığında, mallar arasındaki nitelik farklılıkları iki türlü olabilir. İnsan ihtiyaçları, eşit miktarlarda nitelik bakımından farklı mallar aracılığıyla ya niceliksel ya da niteliksel olarak farklı bir biçimde karşılanabilir. Örneğin belirli bir miktar kayın odunuyla, ısınmaya yönelik insan ihtiyacı, aynı miktarda köknarla olduğundan niceliksel olarak daha yoğun bir biçimde karşılanabilir. Buna karşılık eşit besin değerine sahip iki eşit miktar gıda maddesi, gıda ihtiyacını niteliksel olarak farklı biçimlerde karşılayabilir; çünkü bir yemeğin tüketilmesi örneğin haz sağlarken, diğeri ya hiç haz sağlamayabilir ya da yalnızca daha düşük nitelikte bir haz sağlayabilir. Birinci kategorideki mallarda, düşük nitelik daha büyük bir miktarla tümüyle telafi edilebilir; ancak ikinci kategorideki mallarda bu mümkün değildir. Köknar, kızılağaç ya da çam, ısıtma amacıyla kayın odununun yerini tutabilir; ve daha düşük karbon içerikli kömür, daha düşük tanen içerikli meşe kabuğu ve ağır ya da daha az verimli gündelikçilerin sıradan emek hizmetleri, iktisat eden insanlara yalnızca yeterince büyük miktarlarda sunuluyorsa, genellikle daha üstün nitelikli malların yerini kusursuzca tutabilirler. Ne var ki, tatsız gıdalar ya da içecekler, karanlık ve rutubetli odalar, vasat hekimlerin hizmetleri vb. en büyük miktarlarda mevcut olsa dahi, ihtiyaçlarımızı, kendilerine karşılık gelen daha üstün nitelikli mallar kadar iyi, yani niteliksel olarak, hiçbir zaman karşılayamazlar.
İktisat eden bireyler bir malın değerini takdir ederken, gördüğümüz gibi, mesele yalnızca o malın hâkimiyetine bağlı oldukları ihtiyaçların karşılanmasının önemini tahmin etmektir (s. 122). Ne var ki, belirli bir karşılanmayı sağlayacak mal miktarı, değer biçmede yalnızca ikincil bir etkendir. Çünkü daha üstün nitelikli bir malın daha küçük miktarları, bir insan ihtiyacını, daha az nitelikli bir malın daha büyük miktarlarıyla aynı (yani niceliksel ve niteliksel olarak özdeş) biçimde karşılayacaksa, daha üstün nitelikli malın daha küçük miktarlarının iktisat eden insanlar için, daha az nitelikli malın daha büyük miktarlarıyla aynı değere sahip olacağı açıktır. Böylece birinci türden farklı niteliklere sahip eşit miktarlardaki mallar, belirtilen oranda birbirine eşit olmayan değerler sergileyecektir. Örneğin meşe kabuğunun değerini belirlerken yalnızca onun tanen içeriğini dikkate alırsak ve bir derecenin yedi kentali, başka bir derecenin sekiz kentaliyle aynı etkinliğe sahipse, kabuğu kullanan zanaatkârlar için de o miktarla aynı değere sahip olacaktır. Bu malları yalnızca iktisadi etkinliği eşit miktarlara indirgemek (ki bu, tüm bu tür durumlarda insanların iktisadi faaliyetlerinde fiilen başvurdukları bir işlemdir), böylece belirli miktarlardaki farklı niteliklerin değerini belirlemedeki güçlüğü (etkinlikleri yalnızca niceliksel olarak farklı olduğu ölçüde) tümüyle ortadan kaldırır. Bu yolla, ele alınan daha karmaşık durum, daha önce açıklanan basit ilişkiye indirgenmiş olur (s. 123 vd.).
Farklı niteliklerin belirli malların değerleri üzerindeki etkisi sorunu, mallar arasındaki nitelik farklılıklarının ihtiyaçların niteliksel olarak farklı biçimlerde karşılanmasına yol açtığı durumlarda daha karmaşıktır. Değerin belirlenmesinin genel ilkesi hakkında söylenenlerden sonra (s. 122), şundan kuşku duyulamaz: Bu durumda da malın değerini belirleyen etken, yalnızca genel türe değil aynı zamanda bu ihtiyaçlara karşılık gelen belirli niteliğe de sahip belirli bir mala hâkim olmasaydık karşılanmadan kalacak olan ihtiyaçların önemidir. Şu hâlde burada tartıştığım güçlük, değerin belirlenmesinin genel ilkesinin bu mallara uygulanamaz olmasında yatmaz; daha çok, bütün bir ihtiyaçlar grubu, çeşitli birimleri bu ihtiyaçları niteliksel olarak farklı biçimlerde karşılayabilen mallar karşısında yer aldığında, belirli somut bir mala bağlı olan belirli karşılanmanın saptanmasında yatar. Başka bir deyişle, güçlük, değerin belirlenmesinin genel ilkesinin insanın iktisadi faaliyetine pratik olarak uygulanmasında yatar. Bu sorunun çözümü aşağıdaki değerlendirmelerden doğar.
İktisat eden bireyler, ellerindeki mal miktarlarını, nitelik farklılıkları mevcut olduğunda bunları göz ardı ederek kullanmazlar. Örneğin farklı derecelerde tahıla sahip bir çiftçi, en kötü dereceyi tohumluk olarak, orta nitelikteki tahılı hayvan yemi olarak, en iyisini de gıda ve içecek üretimi için kullanmaz. Farklı derecelerdeki tahılları şu ya da bu amaç için ayrım gözetmeksizin de kullanmaz. Tersine, gereksinimlerini göz önünde bulundurarak, en iyi dereceyi tohumluk olarak, geriye kalanların en iyisini gıda ve içecekler için, en kötü nitelikteki tahılı da hayvanları besiye çekmek için kullanır.
Birimleri türdeş olan mallarda, bir malın mevcut toplam miktarı, onun aracılığıyla karşılanabilecek somut ihtiyaçların tümü karşısında yer alır. Ne var ki, bir malın farklı birimlerinin insan ihtiyaçlarını niteliksel olarak farklı biçimlerde karşıladığı durumlarda, malın mevcut toplam miktarı artık ihtiyaçların tümü karşısında yer almaz; bunun yerine her belirli niteliğe sahip mevcut miktar, iktisat eden bireylerin buna karşılık gelen belirli ihtiyaçları karşısında yer alır.
Belirli bir tüketim amacı bakımından, belirli bir niteliğe sahip bir mal, başka herhangi bir niteliğe sahip mallarla hiçbir şekilde ikame edilemiyorsa, daha önce gösterilen değer belirleme ilkesi (s. 132) o malın belirli miktarlarına tümüyle ve doğrudan uygulanır. Böylece, böyle bir malın herhangi bir belirli biriminin değeri, bu tam niteliğe sahip malın mevcut toplam miktarıyla sağlanan en önemsiz karşılanmanın önemine eşittir; çünkü bu niteliğin belirli birimine hâkim olmaya, fiilen işte bu karşılanma bakımından bağlıyızdır.
Ne var ki insan ihtiyaçları, niteliksel olarak farklı biçimlerde de olsa, farklı niteliklere sahip mallar aracılığıyla karşılanabilir. Bir niteliğe sahip mallar, başka bir niteliğe sahip mallarla – aynı etkinlikte olmasa da – ikame edilebiliyorsa, üstün nitelikli malların bir biriminin değeri, üstün nitelikli mallarla sağlanan en önemsiz karşılanmanın önemi eksi bir değer payına42 eşittir; bu değer payı şu durumlarda daha büyüktür: (1) söz konusu belirli ihtiyacın kendisiyle de karşılanabildiği düşük nitelikli malların değeri ne kadar küçükse ve (2) belirli ihtiyacın üstün malla karşılanmasının önemi ile düşük malla karşılanmasının önemi arasındaki fark insanlar için ne kadar küçükse.
Böylece şu sonuca varırız: Bir ihtiyaçlar bütününün, farklı niteliklere sahip bir mal miktarı karşısında yer aldığı durumlarda dahi, belirli yoğunluklardaki karşılanmalar her zaman bu malların her bir kısmi miktarına ya da her bir somut birimine bağlıdır. Dolayısıyla, tartışılan bütün durumlarda, yukarıda formüle ettiğim değer belirleme ilkesi tam uygulanabilirliğini korur.
D. Değer ölçüsünün öznel niteliği. Emek ve değer. Hata.
Değerin doğasını tartışırken, değerin mallarda içkin bir şey olmadığını ve malların bir özelliği olmadığını gözlemlemiştim. Ama değer bağımsız bir şey de değildir. Bir malın, iktisat eden bir birey için değere sahipken, farklı koşullar altındaki başka bir birey için değere sahip olmaması için hiçbir neden yoktur. Değerin ölçüsü tümüyle öznel niteliktedir; ve bu nedenle bir mal, gereksinimlerindeki ve mevcut miktarlarındaki farklılıklara bağlı olarak, iktisat eden bir birey için büyük değere, bir başkası için az değere, bir üçüncüsü için ise hiçbir değere sahip olmayabilir. Birinin hor gördüğü ya da pek değer vermediği şey, bir başkasınca değerli bulunur; birinin terk ettiği şey çoğu kez bir başkasınca alınır. İktisat eden bir birey, bir malın belirli bir miktarı ile başka bir malın daha büyük bir miktarını eşit değerde tutarken, iktisat eden bir başka bireyde tam tersi değerlendirmeleri sıkça gözlemleriz.
Dolayısıyla değerin yalnızca doğası değil, ölçüsü de özneldir. Mallar her zaman belirli iktisat eden bireyler için değere sahiptir ve bu değer de yalnızca bu bireyler tarafından belirlenir.
İktisat eden bir bireyin bir mala atfettiği değer, o malın hâkimiyetine bağlı olan belirli karşılanmanın önemine eşittir. Bir malın değeri ile, onun üretimine emek ve daha yüksek dereceden başka malların uygulanıp uygulanmadığı ya da hangi miktarlarda uygulandığı arasında zorunlu ve doğrudan bir bağlantı yoktur. İktisadi olmayan bir mal (örneğin el değmemiş bir ormandaki belirli bir miktar kereste), üretimine büyük miktarlarda emek ya da başka iktisadi mallar uygulanmış olsa dahi insanlar için değer kazanmaz. Bir elmasın tesadüfen bulunmuş olması ya da bir elmas çukurundan bin günlük emek harcanarak elde edilmiş olması, onun değeri bakımından tümüyle önemsizdir. Genel olarak, pratik yaşamda hiç kimse bir malın değerini takdir ederken onun ortaya çıkışının tarihini sormaz; yalnızca malın kendisine sağlayacağı ve elinde olmasaydı vazgeçmek zorunda kalacağı hizmetleri göz önünde bulundurur. Üzerine çok emek harcanmış mallar çoğu kez hiçbir değere sahip değildir; oysa üzerine az ya da hiç emek harcanmamış başka mallar çok yüksek bir değere sahiptir. Üzerine çok emek harcanmış mallar ile üzerine az ya da hiç emek harcanmamış başka mallar, iktisat eden insanlar için çoğu kez eşit değerdedir. Şu hâlde, üretimine uygulanan emek ya da başka üretim araçları miktarları, bir malın değerinde belirleyici etken olamaz. Bir malın değerini, üretiminde kullanılan üretim araçlarının değeriyle karşılaştırmak elbette, onun üretiminin – geçmişteki bir insan faaliyeti olarak – yerinde ya da iktisadi olup olmadığını ve ne ölçüde öyle olduğunu gösterir. Ne var ki, bir malın üretiminde kullanılan mal miktarlarının, onun değeri üzerinde ne zorunlu ne de doğrudan belirleyici bir etkisi vardır.
Bir malın değerinde belirleyici etkenin, onun yeniden üretimi için gerekli olan emek ya da başka üretim araçları miktarı olduğu görüşü de aynı ölçüde savunulamaz. Birçok mal yeniden üretilemez (örneğin antikalar ve eski ustaların tabloları) ve dolayısıyla birçok durumda değeri gözlemleyebilir, ama yeniden üretim olanağını gözlemleyemeyiz. Bu nedenle, yeniden üretimle bağlantılı herhangi bir etken, genel olarak değerin belirleyici ilkesi olamaz. Üstelik deneyim gösterir ki, birçok malın yeniden üretimi için gerekli üretim araçlarının değeri (örneğin modası geçmiş giysiler ve eskimiş makineler), kimi zaman ürünlerin kendi değerinden hayli yüksek, kimi zaman da daha düşüktür.
Şu hâlde, bir malın değerinde belirleyici etken, ne onun üretimi için gerekli emek ya da başka mal miktarı, ne de yeniden üretimi için gerekli miktardır; tersine, malın hâkimiyetine bağlı olduğumuzun bilincinde olduğumuz karşılanmaların önem büyüklüğüdür. Bu değer belirleme ilkesi evrensel olarak geçerlidir ve insan iktisadında ona hiçbir istisna bulunamaz.
Bir karşılanmanın bizim için önemi, keyfi bir kararın sonucu değildir; tersine, o karşılanmanın yaşamımız ya da esenliğimiz için taşıdığı – keyfi olmayan – önemle ölçülür. Bununla birlikte, farklı karşılanmaların ve birbirini izleyen karşılanma edimlerinin göreli önem dereceleri, yine de iktisat eden insanların yargısına ilişkin meselelerdir; ve bu nedenle, onların bu önem dereceleri hakkındaki bilgisi kimi durumlarda hataya açıktır.
Daha önce gördük ki, insanlar için en yüksek öneme sahip olan tatminler, hayatlarının kendilerine bağlı olduğu tatminlerdir; önem bakımından bunları izleyen tatminler, refahlarının kendilerine bağlı olduğu tatminlerdir; ve daha yüksek bir refah derecesinin kendilerine bağlı olduğu tatminler (eşit yoğunlukta daha uzun süren bir tatmin ve aynı süreyle daha yoğun bir tatmin) insanlar için, refahlarının daha düşük bir derecesinin kendisine bağlı olduğu tatminlerden daha yüksek bir öneme sahiptir.
Ne var ki söylenenler, hiçbir biçimde, akılsız insanların kusurlu bilgilerinin sonucu olarak, çeşitli tatminlerin önemini bazen onların gerçek önemine aykırı bir tarzda takdir edebilme olasılığını dışlamaz. İktisadi faaliyetlerini akılcı biçimde yürüten ve dolayısıyla iktisadi faaliyetleri için doğru bir temel elde etmek üzere tatminlerin gerçek önemini kavramaya hiç şüphesiz çabalayan bireyler bile yanılgıya tâbidir. Yanılgı, bütün insan bilgisinden ayrılmaz.
İnsanlar özellikle, anlık olarak yoğun bir haz veren ama refahlarına yalnızca geçici biçimde katkıda bulunan tatminlerin önemini abartmaya ve böylece daha az yoğun ama daha uzun süren bir refahın kendisine bağlı olduğu tatminlerin önemini küçümsemeye sürüklenmeye yatkındır. Başka bir deyişle, insanlar çoğu kez geçici, yoğun keyifleri kalıcı esenliklerinden daha yüksek tutar, hatta bazen hayatlarından bile daha yüksek tutar.
İnsanlar, salt kendi zihinsel durumlarını değerlendirmek söz konusu olduğunda, değer belirlenmesinin öznel etkeni hakkındaki bilgilerinde böylece zaten sıklıkla yanılıyorsa, değer belirlenmesinin nesnel etkenini algılamaları söz konusu olduğunda, özellikle de ellerinde mevcut bulunan miktarların büyüklükleri ve malların farklı nitelikleri hakkındaki bilgileri söz konusu olduğunda, daha da büyük olasılıkla yanılırlar.
Yalnızca bu nedenlerden ötürü bile, belirli malların değerinin belirlenmesinin iktisadi hayatta neden çok çeşitli yanılgılarla kuşatıldığı açıktır. Ama insan ihtiyaçlarındaki değişikliklerden, insanların elinde bulunan mal miktarlarındaki değişikliklerden ve malların fiziksel özelliklerindeki değişikliklerden kaynaklanan değer dalgalanmalarına ek olarak, malların değerinde, salt insanların bu malların hayatları ve esenlikleri için taşıdığı önem hakkındaki bilgilerindeki değişikliklerden kaynaklanan dalgalanmaları da gözlemleyebiliriz.
3. Yüksek Mertebeden Malların Değerini Yöneten Yasalar
A. Yüksek mertebeden malların değerini belirleyen ilke.
Bilimimizin önceki gelişiminde en geniş kapsamlı sonuçlar doğurmuş olan temel yanılgıların en bariz olanları arasında şu sav yer alır: mallar bizim için değer kazanır çünkü onların üretiminde bizim için değer taşıyan mallar kullanılmıştır. Daha sonra, yüksek mertebeden malların fiyatlarını tartışmaya geldiğimde, bu yanılgıdan ve onun kabul görmüş fiyat kuramının temeli hâline gelmesinden (kuşkusuz her türlü özel kayıtla çevrelenmiş bir biçimde) sorumlu olan özgül nedenleri göstereceğim. Burada her şeyden önce şunu belirtmek istiyorum: bu sav her türlü deneyime öyle kesin biçimde aykırıdır ki (s. 146), malların değerini açıklayan bir ilke ortaya koyma sorununa biçimsel olarak doğru bir çözüm sağlasa bile yine de reddedilmesi gerekirdi.
Ama söz konusu sav bu son amaca bile ulaşamaz, çünkü yalnızca "ürünler" diye nitelendirebileceğimiz malların değerine bir açıklama sunar, ama özgün üretim etkenleri olarak ortaya çıkan diğer bütün malların değerine bir açıklama sunmaz. Doğanın doğrudan sağladığı malların, özellikle de toprağın hizmetlerinin değerini açıklamaz. Emek hizmetlerinin değerini açıklamaz. Daha sonra göreceğimiz gibi, sermayenin hizmetlerinin değerini bile açıklamaz. Çünkü bütün bu malların değeri, malların değerini üretimlerinde harcanan malların değerinden aldığı savıyla açıklanamaz. Gerçekten de bu sav, onların değerini büsbütün anlaşılmaz kılar.
Bu sav, dolayısıyla, malların değerinin evrensel geçerlikte bir açıklamasını bulma sorununa ne biçimsel olarak doğru bir çözüm ne de gerçekliğin olgularıyla bağdaşan bir çözüm sağlar. Bir yandan deneyimle çelişir; öte yandan, yüksek mertebeden malların bileşiminden doğmamış mallarla uğraşmak zorunda olduğumuz her yerde apaçık biçimde uygulanamazdır. Düşük mertebeden malların değeri, dolayısıyla, üretimlerinde kullanılan yüksek mertebeden malların değeriyle belirlenemez. Tam tersine, yüksek mertebeden malların değerinin her zaman ve istisnasız, üretiminde hizmet ettikleri düşük mertebeden malların beklenen değeriyle belirlendiği açıktır.43 Yüksek mertebeden mallara duyduğumuz gereksinimlerin varlığı, onların üretilmesine hizmet ettikleri malların beklenen iktisadi nitelik taşımasına (s. 107) ve dolayısıyla beklenen değere sahip olmasına bağlıdır. İhtiyaçlarımızın tatminine yönelik gereksinimlerimizi güvence altına alırken, beklenen değeri olmayan düşük mertebeden malların (bunlara gereksinimimiz olmadığı için) üretimine uygun mallara hâkim olmaya ihtiyaç duymayız. Bu nedenle şu ilkeye sahibiz: yüksek mertebeden malların değeri, üretilmesine hizmet ettikleri düşük mertebeden malların beklenen değerine bağlıdır. Dolayısıyla yüksek mertebeden mallar ancak, bizim için değer taşımasını beklediğimiz malların üretilmesine hizmet ettiği takdirde ya da hizmet ettiği sürece değer kazanabilir veya bir kez kazandıkları değeri koruyabilir. Bu olgu yerleşik kılınırsa, yüksek mertebeden malların değerinin, karşılık gelen düşük mertebeden malların beklenen değerinde belirleyici etken olamayacağı da açıktır. Ayrıca, bir düşük mertebeden malın üretiminde halihazırda harcanmış olan yüksek mertebeden malların değeri de onun şimdiki değerinde belirleyici etken olamaz. Tam tersine, yüksek mertebeden malların değeri her durumda, iktisadi insanlar tarafından üretimine tahsis edilmiş ya da edilecek olan düşük mertebeden malların beklenen değeriyle düzenlenir.
Düşük mertebeden malların beklenen değeri çoğu kez – ve buna dikkatle göz konulmalıdır – benzer malların şimdiki anda sahip olduğu değerden çok farklıdır. Bu nedenle, aracılığıyla gelecekte bir vakitte düşük mertebeden mallara hâkim olacağımız yüksek mertebeden malların değeri (s. 67 vd.), benzer düşük mertebeden malların güncel değeriyle hiçbir biçimde ölçülmez; bilakis, üretiminde hizmet ettikleri düşük mertebeden malların beklenen değeriyle ölçülür.
Örneğin, belirli bir miktar barutun üretimi için gerekli olan güherçile, kükürt, kömür, uzmanlaşmış emek hizmetleri, aletler vb. malzemelere sahip olduğumuzu ve böylece bu mallar aracılığıyla bu barut miktarına üç ay sonra hâkim olacağımızı varsayalım. Bu barutun üç ay sonra bizim için taşıması beklenen değerin, şimdiki anda aynı miktarda barutun değerine zorunlu olarak eşit olması gerekmediği, bilakis ondan daha büyük ya da daha küçük olabileceği açıktır. Dolayısıyla yukarıda anılan yüksek mertebeden malların değerinin büyüklüğü de şimdiki andaki barutun değeriyle değil, üretim döneminin sonundaki ürünlerinin beklenen değeriyle ölçülür. Hatta öyle durumlar tahayyül edilebilir ki, düşük ya da birinci mertebeden bir mal şimdiki anda büsbütün değersizken (örneğin kışın buz), aynı anda mevcut bulunan ve karşılık gelen, düşük mertebeden malın belirli miktarlarını gelecekteki bir zaman dilimi için güvence altına alan yüksek mertebeden mallar (örneğin yapay buz üretimi için gerekli bütün malzemeler ve araçlar) bu gelecekteki zaman dilimine ilişkin olarak değer taşır; ve bunun tersi de geçerlidir.
Dolayısıyla, düşük ya da birinci mertebeden malların şimdiki andaki değeri ile bu tür malların üretimine hizmet eden, halihazırda mevcut yüksek mertebeden malların değeri arasında zorunlu bir bağlantı yoktur. Tam tersine, birincilerin değerlerini şimdiki andaki gereksinimler ile mevcut miktarlar arasındaki ilişkiden aldığı, ikincilerin ise değerlerini, gereksinimler ile yüksek mertebeden mallar aracılığıyla yaratılan ürünlerin elde edilebilir hâle geleceği gelecekteki zaman noktalarında mevcut olacak miktarlar arasındaki beklenen ilişkiden aldığı açıktır. Diğer her şey eşit kalmak kaydıyla, bir düşük mertebeden malın beklenen gelecekteki değeri yükselirse, mülkiyeti bize o düşük mertebeden mala gelecekte hâkim olmayı güvence altına alan yüksek mertebeden malların değeri de yükselir. Ama şimdiki anda mevcut olan bir düşük mertebeden malın değerinin yükselmesi ya da düşmesinin, halihazırda mevcut olan, karşılık gelen yüksek mertebeden malların değerinin yükselmesi ya da düşmesiyle zorunlu bir nedensel bağlantısı yoktur.
Dolayısıyla, yüksek mertebeden malların değerinin, karşılık gelen şimdiki düşük mertebeden malların değeriyle değil, bilakis ürünün beklenen değeriyle yönetildiği ilkesi, yüksek mertebeden malların değerinin belirlenmesinin evrensel geçerlikte ilkesidir.¹⁴
Bizim için doğrudan ve dolaysız anlam taşıyan yalnızca ihtiyaçlarımızın tatminidir. Her somut durumda bu anlam, çeşitli tatminlerin hayatımız ve refahımız için taşıdığı önemle ölçülür. Bu önemin tam nicel büyüklüğünü, sonra, söz konusu tatminler için doğrudan kendilerine bağlı olduğumuzun bilincinde olduğumuz belirli mallara atfederiz, yani önceki bölümün ilkelerinde açıklandığı üzere, onu birinci mertebeden iktisadi mallara atfederiz. Gereksinimlerimizin birinci mertebeden mallarla karşılanmadığı ya da yalnızca eksik biçimde karşılandığı ve dolayısıyla birinci mertebeden malların bizim için değer kazandığı durumlarda, ihtiyaçlarımızı olabildiğince eksiksiz biçimde tatmin etme çabamızda, karşılık gelen bir sonraki yüksek mertebeden mallara yöneliriz ve birinci mertebeden mallara atfettiğimiz değeri, bu yüksek mertebeden mallar iktisadi nitelik taşıdıkları her durumda sırasıyla ikinci, üçüncü ve daha da yüksek mertebeden mallara atfederiz. Yüksek mertebeden malların değeri, dolayısıyla, son tahlilde, hayatımıza ve refahımıza atfettiğimiz önemin özel bir biçiminden başka bir şey değildir. Böylece, birinci mertebeden mallarda olduğu gibi, yüksek mertebeden malların değerinden nihai olarak sorumlu olan etken, salt, değeri söz konusu edilen yüksek mertebeden malların elde bulunmasına bağlı olduğumuzun bilincinde olduğumuz o tatminlere atfettiğimiz önemdir. Ama mallar arasındaki nedensel bağlantılar nedeniyle, yüksek mertebeden malların değeri, nihai tatminin beklenen önemiyle doğrudan ölçülmez, bilakis karşılık gelen düşük mertebeden malların beklenen değeriyle ölçülür.
şimdiki pasajın kısalığı ve kendine özgü biçimi nedeniyle belki yararlı olabilir.
Üstün malın bir biriminin A Kullanımındaki en az önemli tatmininin 5 değerinde bir öneme sahip olduğunu, aşağı malın B Kullanımındaki bir biriminin en az önemli tatmininin 2 değerinde bir öneme sahip olduğunu ve aşağı malın bir biriminin, A Kullanımında üstün malın bir biriminin yerini alacak olsa 3 değerinde bir tatmin sağlayacağını varsayalım. Menger şunu öne sürer: aşağı bir malla ikame edilebilen üstün bir malın bir biriminin kullanım-değeri, üstün malın bir biriminin fiilen sağladığı en az önemli tatminin önemine değil, o birime hâkimiyetin sürmesine bağlı olan tatminlerin önemine eşittir. Mevcut örnekte, eğer üstün malın bir biriminin hâkimiyeti yitirilir ve onun yerini almak üzere aşağı malın bir birimi B Kullanımından A Kullanımına aktarılırsa, tüketicinin yitirdiği tatminler şunlardır: (1) B Kullanımında 2 değerinde bir önem taşıyan bir tatmin – ki bu, B Kullanımında bir birim daha az aşağı mal kullanıldığı için yitirilir – ve (2) A Kullanımında 2 değerinde bir önem taşıyan bir tatmin (A Kullanımında bir birim daha az üstün mal kullanıldığı için yitirilen 5 birim ile onun yerine bir birim aşağı malın kullanılması sayesinde kazanılan 3 birim arasındaki fark). Üstün malın bir biriminin kullanım-değeri, dolayısıyla, bu iki kalemin toplamı olan 4'tür. Menger'in metinde söz ettiği "değer kotası", üstün malın A Kullanımında sağlayacağı en az önemli tatmin ile bu şekilde hesaplanan kullanım-değeri arasındaki farktır. Bu örnekte "değer kotası" böylece 5 eksi 4, yani 1'dir. — TR.
B. Sermayenin verimliliği.
Yüksek dereceli malların düşük dereceli mallara dönüşmesi, her başka değişim süreci gibi, zaman içinde gerçekleşir. İnsanların hâlihâzırda ellerinde bulunan yüksek dereceli mallardan birinci dereceli mallar üzerinde komuta elde edecekleri zamanlar, bu malların derecesi yükseldikçe daha uzak olacaktır. Daha önce gördüğümüz gibi (s. 71 vd.), yüksek dereceli malların insan ihtiyaçlarının karşılanması için daha kapsamlı biçimde kullanılması, mevcut tüketim mallarının miktarlarında sürekli bir genişleme meydana getirir; ne var ki bu genişleme, ancak insanların öngörülü faaliyetlerinin gitgide daha uzak zaman dilimlerine yayılması koşuluyla mümkündür. İlkel bir Kızılderili, ihtiyaçlarını her defasında birkaç günlüğüne karşılama göreviyle aralıksız meşguldür. Komutasındaki evcil hayvanları tüketmek yerine onları yavruları için üretmeye karar veren bir göçebe, daha şimdiden kendisine ancak birkaç ay sonra kullanılabilir hâle gelecek mallar üretmektedir. Ama uygar halklar arasında, toplum üyelerinin hatırı sayılır bir bölümü, insan ihtiyaçlarının doğrudan karşılanmasına ancak yıllar sonra, çoğu zaman da ancak on yıllar sonra katkıda bulunacak malların üretimiyle meşguldür.
Böylece, toplayıcı ekonomilerinden vazgeçerek ve yüksek dereceli malları ihtiyaçlarının karşılanması için kullanmada ilerleme kaydederek, ekonomik davranan insanlar kendilerine açık olan tüketim mallarını hiç kuşkusuz buna uygun biçimde artırabilirler – ama yalnızca, öngörülü faaliyetlerinin yayılacağı zaman dilimlerini, yüksek dereceli mallara doğru ilerledikleri ölçüde uzatmaları koşuluyla.
Bu durumda, ekonomik ilerlemenin önünde önemli bir kısıt bulunmaktadır. İnsanların en kaygılı özeni daima, yaşamlarının ve refahlarının şimdiki zamanda ya da yakın gelecekte sürdürülmesi için gerekli tüketim mallarını kendilerine güvence altına almaya yönelmiştir; ama bu kaygı, yayıldığı zaman dilimi uzadıkça azalır. Bu olgu rastlantısal değildir, insan doğasına derinlemesine gömülüdür. Yaşamlarımızın sürdürülmesi ihtiyaçlarımızın karşılanmasına bağlı olduğu ölçüde, daha önceki ihtiyaçların karşılanmasının güvence altına alınması, zorunlu olarak daha sonraki ihtiyaçlara gösterilecek özeni önce gelmelidir. Hatta yaşamlarımızın değil de yalnızca süregelen refahımızın (her şeyden önce sağlığımızın) belli bir mal miktarı üzerindeki komutaya bağlı olduğu durumlarda bile, daha yakın bir dönemde refahın elde edilmesi, kural olarak, daha sonraki bir dönemdeki refahın ön koşuludur. Uzak bir gelecekte refahımızın sürdürülmesine yarayacak araçlar üzerindeki komuta, yoksulluk ve sıkıntı daha önceki bir dönemde sağlığımızı çoktan zayıflatmışsa ya da gelişimimizi köreltmişse bize pek bir yarar sağlamaz. Yalnızca hazların önemini taşıyan tatminler söz konusu olduğunda bile benzer mülahazalar geçerlidir. Bütün deneyimler öğretir ki, şimdiki ya da yakın gelecekteki bir haz, insanlara genellikle gelecekte daha uzak bir zamandaki eşit yoğunluktaki bir hazdan daha önemli görünür.
İnsan yaşamı, gelecekteki gelişimin seyrinin daima önceki gelişimden etkilendiği bir süreçtir. Bir kez kesintiye uğradığında sürdürülemeyen ve bir kez ciddi biçimde düzeni bozulduğunda tümüyle eski hâline getirilemeyen bir süreçtir. Gelecek dönemlerde yaşamlarımızın sürdürülmesine ve gelişimimize ilişkin hazırlığımızın zorunlu bir ön koşulu, yaşamlarımızın önceki dönemlerine duyulan bir kaygıdır. Ekonomik faaliyetin düzensizliklerini bir kenara bırakırsak, ekonomik davranan insanların genellikle önce yakın geleceğin ihtiyaçlarının karşılanmasını güvence altına almaya çabaladıkları, ve ancak bu yapıldıktan sonra, daha uzak dönemlerin ihtiyaçlarının karşılanmasını, zaman bakımından uzaklıklarına göre güvence altına almaya giriştikleri sonucuna varabiliriz.
Ekonomik davranan insanların yüksek dereceli malların kullanımında ilerleme yönündeki çabalarına kısıt koyan durum, böylece, hâlihâzırda ellerinde bulunan mallarla önce yakın gelecekteki ihtiyaçlarının karşılanmasına ilişkin hazırlık yapma zorunluluğudur; çünkü ancak bu yapıldığında daha uzak zaman dilimleri için hazırlık yapabilirler. Başka bir deyişle, insanların yüksek dereceli malları ihtiyaçlarının karşılanması için daha kapsamlı biçimde kullanmaktan elde edebilecekleri ekonomik kazanç, yakın gelecekteki gereksinimlerini karşıladıktan sonra daha uzak zaman dilimleri için hâlâ ellerinde başka mal miktarlarının bulunması koşuluna bağlıdır.
Kültürel gelişimin erken aşamalarında ve her yeni evresinin başında, birkaç birey (ilk kâşifler, mucitler ve girişimciler) bir sonraki yüksek dereceli malların kullanımına ilk geçişi yaparken, daha önce var olmuş ama o zamana dek insan ekonomisinde herhangi bir uygulaması olmamış ve bu nedenle kendileri için herhangi bir gereksinim bulunmamış bu malların bölümü, doğal olarak ekonomik-dışı bir niteliğe sahiptir. Avcı bir halk yerleşik tarıma geçtiğinde, daha önce kullanılmamış ve şimdi ilk kez insan ihtiyaçlarının karşılanması için kullanılan toprak ve malzemeler (örneğin kireç, kum, kereste ve inşaat için taşlar), geçiş başladıktan sonra bir süre boyunca genellikle ekonomik-dışı niteliklerini korur. Bu nedenle, uygarlığın ilk aşamalarında ekonomik davranan insanların yüksek dereceli malları ihtiyaçlarının karşılanması için kullanmada ilerleme kaydetmesini engelleyen şey, bu malların sınırlı miktarları değildir.
Ama kural olarak, yüksek dereceli tamamlayıcı malların bir başka bölümü daha vardır ki, bu mallar yeni bir mal derecesinin kullanımına geçişten önce üretimin şu ya da bu dalında zaten insan ihtiyaçlarının karşılanmasına hizmet etmekte ve dolayısıyla daha önceden ekonomik nitelik sergilemekteydi. Toplayıcı ekonomi aşamasından tarıma geçen bir bireyin gereksindiği tohumluk tahıl ve emek hizmetleri bu türden örneklerdir.
Geçişi yapan bireyin daha önce düşük dereceli mallar olarak kullandığı ve düşük dereceli mallar olarak kullanmayı sürdürebileceği bu mallar, daha önce sözü edilen ekonomik kazançtan yararlanmak istiyorsa, şimdi yüksek dereceli mallar olarak kullanılmalıdır. Başka bir deyişle, bu kazancı ancak, dilerse şimdiki ya da yakın gelecekteki ihtiyaçlarının karşılanması için kendisine açık olan malları, daha uzak bir zaman diliminin ihtiyaçlarının karşılanması için kullanarak elde edebilir.
Bu arada, uygarlığın sürekli gelişmesiyle ve ekonomik davranan insanların yüksek dereceli malların daha fazla miktarlarını kullanmada ilerleme kaydetmesiyle, diğer, daha önce ekonomik-dışı olan yüksek dereceli malların (örneğin toprak, kireçtaşı, kum, kereste vb.) büyük bir bölümü ekonomik nitelik kazanır (s. 103). Bu gerçekleştiğinde, her birey ancak şimdiki zamanda gelecek zaman dilimleri için zaten ekonomik yüksek dereceli mal miktarları (ya da her türden malın birbiriyle değiş tokuş edilebildiği, canlı bir ticaretin çoktan geliştiği durumda, her türden ekonomik mal miktarları) üzerinde komuta sahibiyse – başka bir deyişle, yalnızca sermaye sahibiyse – salt toplayıcı faaliyete karşıt olarak yüksek dereceli malların kullanımıyla bağlantılı ekonomik kazançlara (ve uygarlığın daha yüksek düzeylerinde, daha düşük dereceli üretim araçlarının sınırlılıklarına karşıt olarak yüksek dereceli malların kullanımıyla bağlantılı kazançlara) katılabilir.
Bununla birlikte, bu önermeyle, bilimimizin en önemli hakikatlerinden birine, “sermayenin verimliliğine” ulaşmış bulunuyoruz. Bu önerme, daha önceki bir dönemde daha sonraki bir zaman için ekonomik mal miktarları üzerinde komutanın, bu dönem boyunca kendi başına insanların elindeki tüketim mallarının artışına herhangi bir katkıda bulunabileceği anlamında anlaşılmamalıdır. Yalnızca şu anlama gelir: belli bir zaman dilimi boyunca ekonomik mal miktarları üzerinde komuta, ekonomik davranan bireyler için ihtiyaçlarının daha iyi ve daha eksiksiz karşılanmasına bir araçtır ve bu nedenle bir maldır – ya da daha doğrusu, mevcut sermaye hizmetleri miktarları onlara duyulan gereksinimlerden küçük olduğu her durumda, ekonomik bir maldır.
İhtiyaçlarımızın az ya da çok eksiksiz karşılanması, dolayısıyla, belli zaman dilimleri boyunca ekonomik mal miktarları üzerinde komutaya (sermaye hizmetlerine) diğer ekonomik mallar üzerindeki komutaya bağlı olduğundan daha az bağlı değildir. Bu nedenle, sermaye hizmetleri insanların değer atfettikleri nesnelerdir ve daha sonra göreceğimiz gibi, aynı zamanda ticaretin de nesneleridir.
Bazı iktisatçılar faiz ödemesini, sermaye sahibinin imsakının bir karşılığı olarak temsil ederler. Bu öğretiye karşı şunu belirtmeliyim ki, bir kişinin imsakı, kendi başına, mal-niteliği ve dolayısıyla değer edinemez. Üstelik sermaye, hiçbir biçimde daima imsaktan kaynaklanmaz, birçok durumda salt el koymanın bir sonucu olarak (örneğin, daha önce ekonomik-dışı olan yüksek dereceli mallar toplumun artan gereksinimleri nedeniyle ekonomik nitelik kazandığı her durumda) ortaya çıkar. Böylece faiz ödemesi, sermaye sahibinin imsakı için bir tazminat olarak değil, bir ekonomik malın (sermaye kullanımının) başka bir ekonomik malla (örneğin para) değiş tokuşu olarak görülmelidir. Carey ise, tutumluluğa doğrudan sermaye oluşumuna düşman bir eğilim atfederken karşıt yanlışa düşer.
C. Yüksek dereceli malların tamamlayıcı miktarlarının değeri.
Yüksek dereceli malları44 düşük dereceli mallara dönüştürmek için belli bir zaman diliminin geçmesi zorunludur. Dolayısıyla, ekonomik mallar üretilecekse, belli bir zaman dilimi boyunca sermaye hizmetleri üzerinde komuta zorunludur. Bu dilimin uzunluğu, üretim sürecinin niteliğine göre değişir. Herhangi bir üretim dalında, insan ihtiyaçlarının karşılanmasına yöneltilecek malların derecesi yükseldikçe bu dilim daha uzundur. Ama her üretim sürecinden belli bir miktar zamanın geçmesi ayrılmaz biçimde söz konusudur.
Bu zaman dilimleri boyunca, sözünü ettiğim ekonomik mal miktarı (sermaye) sabittir45 ve başka üretici amaçlar için kullanılamaz. Gelecekte bir zamanda bir mal ya da düşük dereceli bir mal miktarı üzerinde komutamızın bulunması için, ona karşılık gelen yüksek dereceli mallara herhangi bir tek noktada geçici biçimde sahip olmak yeterli değildir; bunun yerine, bu yüksek dereceli mallar üzerinde, belirli üretim sürecinin niteliğine göre uzunluğu değişen bir zaman dilimi boyunca komutamızı sürdürmemiz ve onları o dilim süresince bu üretim sürecine sabitlememiz zorunludur.
Önceki bölümde, belli zaman dilimleri boyunca ekonomik mal miktarları üzerinde komutanın, tıpkı diğer ekonomik malların değere sahip olması gibi, ekonomik davranan insanlar için değere sahip olduğunu gördük. Buradan şu çıkar: düşük dereceli bir malın üretimi için gerekli olan bütün yüksek dereceli malların toplam şimdiki değeri, ancak üretim dönemi boyunca sermaye hizmetlerinin değeri de dâhil edilirse, ürünün ekonomik davranan insanlar için beklenen değerine eşit kılınabilir.
Örneğin, bir yıl sonra belli bir tahıl miktarı üzerinde komutayı bize güvence altına alan yüksek dereceli malların değerini belirlemek istediğimizi varsayalım. Tohumluk tahılın değeri, toprağın hizmetleri, özelleşmiş tarımsal emek hizmetleri ve belli tahıl miktarının üretimi için gerekli diğer bütün yüksek dereceli mallar, yıl sonunda tahılın beklenen değerine (s. 150) gerçekten de eşit olacaktır – ama yalnızca, bu ekonomik mallar üzerinde bir yıllık komutanın ilgili ekonomik davranan bireyler için değerinin toplama dâhil edilmesi koşuluyla. Dolayısıyla bu yüksek dereceli malların kendi başlarına şimdiki değeri, beklenen ürünün değerinden kullanılan sermayenin hizmetlerinin değeri çıkarıldığında elde edilene eşittir.
Söylenenleri sayısal olarak ifade etmek için, yıl sonunda kullanılabilir olacak ürünün beklenen değerinin 100, ve gerekli yüksek dereceli ekonomik mal miktarları üzerinde bir yıllık komutanın değerinin (sermaye hizmetlerinin değeri) 10 olduğunu varsayalım. Açıktır ki, ürünün üretimi için gerekli bütün tamamlayıcı yüksek dereceli malların, sermaye hizmetleri hariç, toplam değeri 100'e değil, yalnızca 90'a eşittir. Sermaye hizmetlerinin değeri 15 olsaydı, diğer yüksek dereceli malların şimdiki değeri yalnızca 85 olurdu.
Daha önce birkaç kez belirttiğim gibi, malların ilgili iktisat yapan bireyler için taşıdığı değer, fiyat oluşumunun en önemli temelidir. Eğer gündelik hayatta, yüksek dereceli malların alıcılarının, bir alt dereceli malın üretimi için teknik bakımdan gerekli olan tamamlayıcı üretim araçlarına asla bu alt dereceli malın muhtemel fiyatının tamamını ödemediklerini,¹⁵ bunlara her zaman yalnızca ürünün fiyatından bir miktar daha düşük fiyatlar vermeye muktedir olduklarını ve gerçekten de böyle fiyatlar verdiklerini, ve böylece yüksek dereceli malların satışının, hesaplamanın temelini ürünün muhtemel fiyatı oluşturmak suretiyle bir tür ıskontoya benzediğini46 görüyorsak, bu olgular yukarıdaki muhakeme ile açıklanır.47
Alt dereceli malların üretimi için gereken yüksek dereceli mallara sahip bir kişi, bu olgu sayesinde alt dereceli mallara derhal ve doğrudan değil, ancak üretim sürecinin doğasına göre daha uzun ya da daha kısa bir zaman aralığının geçmesinden sonra hükmeder. Eğer yüksek dereceli mallarını derhal karşılık gelen alt dereceli mallarla ya da gelişmiş ticaret ilişkileri altında aynı şey olan, karşılık gelen bir miktar parayla değiş tokuş etmek isterse, açıkça gelecekteki bir zaman noktasında (örneğin 6 ay sonra) belirli bir miktar para alacak olan, ama buna derhal hükmetmek isteyen bir kişinin durumuna benzer bir durumdadır. Eğer yüksek dereceli malların sahibi bunları üçüncü bir kişiye devretmeyi tasarlıyor ve ödemeyi yalnızca üretim sürecinin sonunda almaya razıysa, doğal olarak hiçbir “ıskonto” gerçekleşmez. Nitekim, vadeli olarak satılan malların fiyatlarının (risk primi dışında) kararlaştırılan ödeme tarihi gelecekte ne kadar ileride yatıyorsa o kadar yükseldiğini gözlemleyebiliriz. Ancak bütün bunlar aynı zamanda bir halkın üretken faaliyetinin neden kredi sayesinde büyük ölçüde teşvik edildiğini de açıklar. Vakaların çok daha büyük bir kısmında, kredi işlemleri yüksek dereceli malları bunları karşılık gelen alt dereceli mallara dönüştüren kişilere teslim etmekten ibarettir. Üretim, ya da en azından daha geniş çaplı imalat, çoğu zaman ancak kredi aracılığıyla mümkündür; bundan dolayı, kredi aniden akmayı bıraktığında bir halkın üretken faaliyetinde ortaya çıkan habis durma ve daralma.
Yüksek dereceli malları alt dereceli ya da birinci dereceli mallara dönüştürme süreci, diğer bakımlardan iktisadi olduğu sürece, daima bir iktisat yapan birey tarafından, gözetilen bir iktisadi amaçla planlanmalı ve yürütülmelidir. Bu birey, az önce sözünü ettiğim iktisadi hesaplamaları gerçekleştirmeli ve yüksek dereceli malları, teknik emek hizmetleri dâhil, üretim amacıyla fiilen bir araya getirmeli (ya da bir araya getirilmelerini sağlamalıdır).48 Bu sözde girişimci faaliyete hangi işlevlerin dâhil olduğu sorusu daha önce birkaç kez ortaya atıldı. Her şeyden önce, bir girişimcinin kendi teknik emek hizmetlerinin çoğu zaman üretim amaçları için emrinde bulundurduğu yüksek dereceli mallar arasında yer aldığını akılda tutmalıyız. Durum böyle olduğunda, bunları tıpkı başka kişilerin hizmetleri gibi üretim sürecindeki rollerine atar. Bir derginin sahibi çoğu zaman kendi dergisine katkıda bulunan bir yazardır. Sınai girişimci çoğu zaman kendi fabrikasında çalışır. Bununla birlikte her biri girişimcidir; bunun nedeni üretim sürecine teknik katılımı değil, yalnızca temeldeki iktisadi hesapları değil aynı zamanda yüksek dereceli malları belirli üretken amaçlara tahsis etmeye yönelik fiilî kararları da vermesidir. Girişimci faaliyet şunları içerir: (a) iktisadi durum hakkında bilgi edinme; (b) iktisadi hesaplama — bir üretim sürecinin verimli olması için (diğer bakımlardan iktisadi olması koşuluyla) yapılması gereken bütün çeşitli hesaplamalar; (c) yüksek dereceli malların (ya da genel olarak malların — herhangi bir iktisadi malın herhangi bir başkasıyla değiş tokuş edilebildiği gelişmiş ticaret koşulları altında) belirli bir üretim sürecine tahsis edildiği irade edimi; ve son olarak (d) üretim planının olabildiğince iktisadi biçimde yürütülmesi için icrasının denetimi. Küçük firmalarda bu girişimci faaliyetler genellikle girişimcinin zamanının yalnızca önemsiz bir kısmını alır. Büyük firmalarda ise yalnızca girişimcinin kendisi değil, çoğu zaman birkaç yardımcı da bu faaliyetlerle tümüyle meşguldür. Ne var ki bu yardımcıların faaliyetleri ne kadar kapsamlı olursa olsun, yukarıda sıralanan dört işlev daima girişimcinin eylemlerinde gözlemlenebilir; bu işlevler nihayetinde (anonim şirketlerde olduğu gibi) servet kısımlarının belirli üretken amaçlara tahsisini yalnızca genel kategorilere göre belirlemeye ve kişilerin seçimi ile denetimine indirgenmiş olsa bile. Söylenenlerin ardından, bir üretim sürecinde girişimciliğin asli işlevi olarak “risk üstlenme”yi nitelendiren Mangoldt'la49 mutabık kalamayacağım açık olacaktır; çünkü bu “risk” yalnızca arızidir ve zarar olasılığı kâr olasılığıyla dengelenir.
Uygarlığın erken evrelerinde ve daha sonra bile küçük imalathaneler söz konusu olduğunda, girişimci faaliyet genellikle teknik emek hizmetleri de üretim sürecindeki etmenlerden birini oluşturan aynı iktisat yapan birey tarafından icra edilir. İlerleyen işbölümü ve işletmelerin büyüklüğündeki artışla birlikte, girişimci faaliyet çoğu zaman onun tüm zamanını alır. Bu nedenle, girişimci faaliyet, malların üretiminde tıpkı teknik emek hizmetleri kadar gerekli bir etmendir. Dolayısıyla yüksek dereceli bir mal niteliğine sahiptir ve diğer yüksek dereceli mallar gibi genellikle bir iktisadi mal olduğundan, değere de sahiptir. Bu nedenle, ne zaman tamamlayıcı yüksek dereceli mal miktarlarının bugünkü değerini belirlemek istesek, ürünün muhtemel değeri bunların hepsinin toplam değerini ancak girişimci faaliyetin değeri toplama dâhil edildiğinde belirler.
Bu bölümün sonuçlarını özetleyeyim. Bir alt dereceli ya da birinci dereceli malın üretimi için gerekli olan bütün tamamlayıcı yüksek dereceli mal miktarlarının (yani bütün hammaddelerin, emek hizmetlerinin, toprak hizmetlerinin, makinelerin, aletlerin vb.) toplam bugünkü değeri, ürünün muhtemel değerine eşittir. Ne var ki toplama yalnızca üretimi için teknik bakımdan gereken yüksek dereceli malları değil, aynı zamanda sermaye hizmetlerini ve girişimcinin faaliyetini de dâhil etmek gerekir. Çünkü bunlar, malların her iktisadi üretiminde, daha önce anılan teknik gerekliler kadar kaçınılmaz biçimde gereklidir. Bu nedenle, teknik üretim etmenlerinin kendi başlarına bugünkü değeri, ürünün tam muhtemel değerine eşit değildir; bilakis daima sermaye hizmetlerinin ve girişimci faaliyetin değeri için bir pay kalacak biçimde davranır.
D. Tekil yüksek dereceli malların değeri.
Belirli bir malın (ya da belirli bir miktar malın) emrinde bulunduran iktisat yapan birey için taşıdığı değerin, ona hükmetmemesi hâlinde vazgeçmek zorunda kalacağı tatminlere atfettiği önemle eşit olduğunu gördük. Bundan, eğer yüksek dereceli bir malın insan ihtiyaçlarının tatmini için tek başına değil ancak diğer (tamamlayıcı) yüksek dereceli mallarla birlikte kullanılabilmesi olgusu bizi engellemeseydi, yüksek dereceli malların her biriminin değerinin de bir birime hükmedilmesiyle güvence altına alınan tatminlerin önemine eşit olduğu sonucunu güçlük çekmeden çıkarabilirdik. Bununla birlikte, bu yüzden şu kanı doğabilir: somut ihtiyaçların tatmini için, tekil somut bir yüksek dereceli mala (ya da herhangi bir tür maldan somut bir miktara) hükmetmeye değil, bilakis tamamlayıcı yüksek dereceli mal miktarlarına hükmetmeye bağımlıyızdır, ve dolayısıyla bir iktisat yapan birey için ancak tamamlayıcı yüksek dereceli mal toplulukları bağımsız olarak değer kazanabilir.
Alt dereceli mal miktarlarını ancak tamamlayıcı yüksek dereceli mal miktarları aracılığıyla elde edebileceğimiz elbette doğrudur. Ne var ki çeşitli yüksek dereceli malların üretim sürecinde her zaman sabit oranlarda birleştirilmek zorunda olmadığı (belki de kimyasal tepkimelerde gözlemlenen tarzda, burada bir maddenin yalnızca belirli bir ağırlığı, başka bir maddenin aynı ölçüde sabit bir ağırlığıyla birleşerek belirli bir kimyasal bileşik verir) da aynı ölçüde kesindir. En sıradan deneyim bize aksine şunu öğretir: alt dereceli herhangi bir maldan belirli bir miktar, birbiriyle çok farklı niceliksel ilişkiler içinde duran yüksek dereceli mallardan üretilebilir. Nitekim, belirli başka yüksek dereceli mallar grubuna tamamlayıcı olan bir ya da birkaç yüksek dereceli mal, kalan tamamlayıcı malların alt dereceli malı üretme kapasitesini yok etmeksizin çoğu zaman tümüyle dışarıda bırakılabilir. Tahıl üretmek için toprak hizmetleri, tohum, emek hizmetleri, gübre, tarımsal aletlerin hizmetleri vb. kullanılır. Ne var ki, yalnızca tahıl üretimi için kullanılan diğer yüksek dereceli malların buna karşılık daha büyük miktarlarda mevcut olması koşuluyla, belirli bir miktar tahılın gübre kullanmadan ve olağan tarımsal aletlerin büyük bir kısmını kullanmadan da üretilebileceğini hiç kimse yadsıyamayacaktır.
Deneyim bize böylece bazı tamamlayıcı yüksek dereceli malların alt dereceli malların üretiminde çoğu zaman tümüyle dışarıda bırakılabileceğini öğretiyorsa, çok daha sık olarak yalnızca belirli ürünlerin değişen miktarlarda yüksek dereceli mallarla üretilebileceğini değil, aynı zamanda bunların üretimine uygulanan malların oranlarının değiştirilebileceği ve fiilen değiştirildiği genellikle çok geniş bir aralığın bulunduğunu da gözlemleyebiliriz. Herkes bilir ki, türdeş nitelikteki bir toprakta bile belirli bir miktar tahıl, az ya da çok yoğun işlenirlerse — yani diğer tamamlayıcı yüksek dereceli malların daha büyük ya da daha küçük miktarları bunlara uygulanırsa — çok farklı büyüklükteki tarlalarda üretilebilir. Özellikle, gübre yetersizliği daha fazla miktar toprağın ya da daha iyi makinelerin kullanılmasıyla veya tarımsal emek hizmetlerinin daha yoğun uygulanmasıyla telafi edilebilir. Benzer biçimde, hemen hemen her yüksek dereceli malın azalan bir miktarı, diğer tamamlayıcı malların buna karşılık gelen daha büyük bir uygulamasıyla telafi edilebilir.
Ne var ki, belirli yüksek dereceli malların diğer tamamlayıcı malların miktarlarıyla ikame edilemediği ve belirli bir yüksek dereceli malın mevcut miktarındaki bir azalmanın (örneğin bir kimyasalın üretiminde) ürünün buna karşılık gelen bir azalmasına yol açtığı yerde bile, diğer üretim araçlarının buna karşılık gelen miktarları, bu tek üretim malı eksik olduğunda zorunlu olarak değersiz hâle gelmez. Diğer üretim araçları, kural olarak, hâlâ başka tüketim mallarının üretimine ve böylece son tahlilde insan ihtiyaçlarının tatminine uygulanabilir; bu ihtiyaçlar, söz konusu tamamlayıcı malın eksik miktarı mevcut olsaydı tatmin edilebilecek ihtiyaçlardan genellikle daha az önemli olsa bile.
Dolayısıyla, kural olarak, belirli bir miktar yüksek dereceli mala bağlı olan şey, tam olarak buna karşılık gelen bir miktar ürüne hükmetmek değil, ürünün yalnızca bir kısmı ve çoğu zaman yalnızca onun daha yüksek niteliğidir. Buna göre, belirli bir miktar belirli bir yüksek dereceli malın değeri, üretilmesine yardım ettiği bütün ürüne bağlı olan tatminlerin önemine eşit değil, bilakis yalnızca, eğer söz konusu yüksek dereceli malın belirli miktarına hükmetme konumunda olmasaydık üretilmeden kalacak olan ürün kısmının sağladığı tatminlerin önemine eşittir. Bir yüksek dereceli malın mevcut miktarındaki bir azalmanın sonucunun ürün miktarında bir düşüş değil, niteliğinde bir kötüleşme olduğu yerde, belirli bir miktar yüksek dereceli malın değeri, daha yüksek nitelikli ürünle elde edilebilen tatminler ile daha düşük nitelikli ürünle elde edilebilen tatminler arasındaki önem farkına eşittir. Dolayısıyla her iki durumda da, belirli bir miktar belirli bir yüksek dereceli malın üretilmesine yardım ettiği bütün ürünün sağladığı tatminler değil, yalnızca burada açıklanan önemdeki tatminler ona hükmetmeye bağımlıdır.
Belirli bir yüksek dereceli malın mevcut miktarındaki bir azalma, ürünün (örneğin bir kimyasal bileşiğin) orantılı olarak azalmasına yol açtığında bile, diğer tamamlayıcı yüksek dereceli mal miktarları değersiz hâle gelmez. Bunların tamamlayıcı üretim faktörü artık eksik olsa da, yine de başka düşük dereceli malların üretiminde kullanılabilirler ve böylece insan ihtiyaçlarının tatminine yönlendirilebilirler; bu ihtiyaçlar belki başka türlü söz konusu olabilecek olanlardan biraz daha az önemli olsa bile. Dolayısıyla bu durumda da, belirli bir yüksek dereceli malın yokluğu nedeniyle bizim için kaybolacak ürünün tam değeri, o malın değerini belirleyen etken değildir. Onun değeri, yalnızca, değerini belirlemek istediğimiz yüksek dereceli mala sahip olduğumuzda güvence altına alınan tatminler ile bu mala sahip olmasaydık elde edilecek tatminler arasındaki önem farkına eşittir.
Bu üç durumu özetlersek, bir yüksek dereceli malın somut bir miktarının değerinin belirlenmesine ilişkin genel bir yasa elde ederiz. Her bir örnekte mevcut tüm yüksek dereceli malların en iktisadi biçimde kullanıldığını varsayarak, bir yüksek dereceli malın somut bir miktarının değeri, değerini belirlemek istediğimiz yüksek dereceli malın belirli miktarına sahip olduğumuzda elde edilebilecek tatminler ile bu miktara sahip olmasaydık elde edilecek tatminler arasındaki önem farkına eşittir.
Bu yasa, genel değer belirleme yasasına (s. 121) tam olarak karşılık gelir; çünkü önceki paragrafın yasasında atıfta bulunulan fark, belirli bir yüksek dereceli mala sahip olmamıza bağlı olan tatminlerin önemini temsil eder.
Bu yasayı, bir tüketim malının üretimi için gerekli olan tamamlayıcı yüksek dereceli mal miktarlarının değeri hakkında daha önce söylenenler (s. 157) açısından incelersek, şu sonuç ilkesini elde ederiz: bir yüksek dereceli malın değeri, (1) üretimi için gerekli diğer tamamlayıcı malların değeri eşit kaldığında ürünün beklenen değeri ne kadar yüksekse o kadar büyük olacak ve (2) diğer şeyler eşitken, tamamlayıcı malların değeri ne kadar düşükse o kadar büyük olacaktır.
E. Özellikle toprak, sermaye ve emek hizmetlerinin değeri.50
Toprak, mallar arasında istisnai bir yer tutmaz. Tüketim amacıyla kullanılıyorsa (süs bahçeleri, av alanları vb.), birinci dereceli bir maldır. Başka malların üretiminde kullanılıyorsa, diğer pek çok mal gibi, yüksek dereceli bir maldır. Dolayısıyla ne zaman toprağın değerini ya da toprak hizmetlerinin değerini belirleme sorunu söz konusu olursa, bunlar değer belirlemesinin genel yasalarına tâbidir. Belirli toprak parçaları yüksek dereceli mal niteliği taşıyorsa, değerleri ayrıca önceki bölümde açıkladığım yüksek dereceli malların değer belirleme yasalarına da tâbidir.
Yaygın bir iktisatçı okulu, toprağın değerinin geçerli biçimde emeğe ya da sermaye hizmetlerine geri götürülemeyeceğini doğru olarak kabul etmiştir. Ancak bundan, toprağa mallar arasında istisnai bir konum atfetmenin meşruiyetini çıkarsamışlardır. Fakat bu yöntemde içerilen metodolojik hata kolayca fark edilir. Büyük ve önemli bir olgular grubunun, bu olgularla ilgilenen bir bilimin genel yasalarına sığdırılamaması, o bilimin reforma muhtaç olduğunun çarpıcı bir kanıtıdır. Ne var ki bu, genel nitelik bakımından birbirine tamamen benzer gözlem nesnelerinden bir olgular grubunu ayırıp, iki grubun her biri için ayrı en yüksek ilkeler oluşturmak gibi son derece şüpheli bir metodolojik işlemi haklı çıkaracak bir argüman teşkil etmez.
Bu hatanın fark edilmesi, dolayısıyla daha yakın zamanlarda, toprağı ve toprak hizmetlerini diğer tüm mallarla birlikte bir iktisat kuramı sisteminin çerçevesine yerleştirmeye ve değerlerini ile getirdikleri fiyatları, kabul görmüş ilkelere uygun olarak, insan emeğine ya da sermaye hizmetlerine geri götürmeye yönelik çok sayıda girişime yol açmıştır.51
Ancak böyle bir girişimle mallara genel olarak ve özellikle de toprağa yapılan zorlama açıktır. Bir toprak parçası, büyük bir insan emeği harcamasıyla denizden koparılmış olabilir; ya da bir nehrin alüvyon tortusu olabilir ve böylece hiçbir emek olmaksızın elde edilmiş olabilir. Başlangıçta cangılla kaplı, taşlarla örtülü olabilir ve sonradan büyük çabayla ve iktisadi fedakârlıkla ıslah edilmiş olabilir; ya da başından beri ağaçsız ve verimli olabilir. Geçmişine ilişkin bu tür hususlar, doğal verimliliğini değerlendirmek bakımından ve elbette iktisadi malların bu toprak parçasına uygulanmasının (iyileştirmelerin) yerinde ve iktisadi olup olmadığı sorusu bakımından ilgi çekicidir. Ne var ki, genel iktisadi ilişkileri ve özellikle değeri söz konusu olduğunda geçmişinin hiçbir önemi yoktur. Çünkü bunlar, malların yalnızca bize gelecekteki tatminleri güvence altına aldığı için kazandıkları önemle ilgilidir.52 Bu mülahazalardan ayrıca şu da çıkar: toprak hizmetlerine atıfta bulunduğumda kastettiğim, insanların iktisadi hayatında gerçekte bulduğumuz hâliyle toprak parçalarının zaman içinde ölçülen hizmetleridir, toprağın “özgün güçlerinin” kullanımı değil. Çünkü yalnızca ilki insan iktisadileştirmesinin nesneleridir, ikincisi ise somut durumlarda olsa olsa umutsuz bir tarihsel araştırmanın nesneleridir ve her hâlükârda iktisadileştiren insanlar için ilgisizdir. Bir çiftçi bir toprak parçasını bir ya da birkaç yıllığına kiraladığında, toprağının verimliliğini her türden sermaye yatırımından mı aldığı yoksa başından beri verimli mi olduğu pek umurunda değildir. Bu koşulların, toprağın kullanımı için ödediği fiyat üzerinde hiçbir etkisi yoktur. Bir toprak parçasının alıcısı, satın aldığı toprağın “geleceğini” hesaplamaya çalışır, asla “geçmişini” değil.
Böylece, toprağın ya da toprak hizmetlerinin değerini emek hizmetlerine ya da sermaye hizmetlerine indirgeyerek açıklamaya yönelik daha yeni girişimler, yalnızca, kabul görmüş toprak rantı kuramını (bilimimizin, görece, gerçek hayatın olgularıyla en az çelişen bir parçasını) bilimimizin en yüksek ilkelerine dair yaygın yanlış anlamalarla bağdaştırma çabasının bir sonucu olarak görülmelidir. Ayrıca, özellikle Ricardo53 tarafından dile getirildiği biçimiyle kabul görmüş rant kuramına karşı şu itiraz edilmelidir: bu kuram, yalnızca toprağın değerindeki farklılıklarla ilgili tek başına ele alınmış bir etkeni gün ışığına çıkarmış, ama toprak hizmetlerinin iktisadileştiren insanlar için değerini açıklayan bir ilkeyi değil,54 ve bu tek başına ele alınmış etken yanlışlıkla ilke olarak öne sürülmüştür.
Toprak parçalarının verimliliğindeki ve konumundaki farklılıklar, kuşkusuz toprak hizmetlerinin ve toprağın kendisinin değerindeki farklılıkların en önemli nedenleri arasındadır. Ancak bunların ötesinde, bu malların değerindeki farklılıkların başka nedenleri de vardır. Verimlilik ve konum farklılıkları, bu diğer nedenlerden bile sorumlu değildir; toprağın ve toprak hizmetlerinin değerini açıklayan genel bir ilke olmak şöyle dursun. Eğer tüm toprak parçaları aynı verimliliğe ve eşit derecede elverişli konumlara sahip olsaydı, Ricardo'ya göre hiç rant getirmezlerdi. Ne var ki, getirdikleri rantlar arasındaki farklılıkları açıklayan tek bir etken o zaman gerçekten bulunmasa da, ne rantlar arasındaki bütün farklılıkların ne de rantın kendisinin zorunlu olarak ortadan kalkmayacağı oldukça kesindir. Aksine, toprağın kıt olduğu bir ülkede en elverişsiz konumdaki ve en az verimli toprak parçalarının bile bir rant getireceği açıktır; Ricardocu kuramda hiçbir açıklaması bulunamayacak bir rant.
Toprak ve toprak hizmetleri, onları gözlemlediğimiz somut biçimleriyle, diğer tüm mallar gibi değer takdirimizin nesneleridir. Diğer mallar gibi, yalnızca ihtiyaçlarımızın tatmini için onlara sahip olmaya bağlı olduğumuz ölçüde değer kazanırlar. Ve değerlerini belirleyen etkenler, daha önce mallar genelinin değerine ilişkin araştırmamızda karşılaştığımız etkenlerin aynısıdır (s. 121 ve 141).55 Dolayısıyla, değerlerindeki farklılıkların daha derin bir anlayışına da ancak toprağa ve toprak hizmetlerine bilimimizin genel bakış açılarından yaklaşarak ve bunlar yüksek dereceli mallar oldukları ölçüde, onları karşılık gelen düşük dereceli mallarla ve özellikle tamamlayıcı mallarıyla ilişkilendirerek ulaşılabilir.
Önceki bölümde, bir tüketim malının üretimi için gerekli yüksek dereceli malların toplam değerinin (sermaye hizmetleri ve girişimci faaliyeti dahil) ürünün beklenen değerine eşit olduğu sonucunu elde etmiştik. Toprak hizmetleri, düşük dereceli malların üretiminde kullanıldığında, bu hizmetlerin değeri, diğer tamamlayıcı malların değeriyle birlikte, üretimine uygulandıkları düşük ya da birinci dereceli malın beklenen değerine eşit olacaktır. Diğer şeyler eşit kaldığında, bu beklenen değer ne kadar yüksek ya da düşükse, tamamlayıcı malların toplam değeri de o kadar yüksek ya da düşük olacaktır. Fiilî toprak parçalarının ya da toprak hizmetlerinin ayrı değerine gelince, bu, diğer yüksek dereceli malların değeri gibi, şu ilkeye uygun olarak düzenlenir: bir yüksek dereceli malın değeri, diğer şeyler eşitken, (1) beklenen ürünün değeri ne kadar büyükse ve (2) tamamlayıcı yüksek dereceli malların değeri ne kadar küçükse o kadar büyük olacaktır.56
Dolayısıyla toprak hizmetlerinin değeri, makinelerin, aletlerin, evlerin, fabrikaların ya da başka herhangi bir iktisadi mal türünün hizmetlerinin değerinden farklı yasalara tâbi değildir.
Toprağın ve toprak hizmetlerinin, bunun yanı sıra diğer pek çok mal türünün sergilediği özel niteliklerin varlığı hiçbir şekilde yadsınmamaktadır. Herhangi bir ülkede toprak, genellikle yalnızca kolayca artırılamayacak miktarlarda mevcuttur; konum bakımından sabittir; ve olağanüstü çeşitlilikte derecelere sahiptir. Toprak ve toprak hizmetleri örneğinde gözlemleyebildiğimiz tüm değer olgularının özellikleri, bu üç etkene geri götürülebilir. Bu etkenler yalnızca, genel olarak iktisadileştiren insanlara ve özellikle belirli toprakların sakinlerine mevcut olan toprağın miktarları ve nitelikleriyle ilgili olduğundan, söz konusu özellikler, değer belirlemesinde yalnızca toprağın ve toprak hizmetlerinin değerini değil, gördüğümüz gibi, tüm malların değerini etkileyen etkenlerdir. Dolayısıyla toprağın değeri istisnai bir niteliğe sahip değildir.
Emek hizmetlerinin fiyatlarının, tıpkı toprak hizmetlerinin fiyatları gibi, en büyük zorlama olmaksızın üretim maliyetlerinin fiyatlarına geri götürülememesi, bu fiyat sınıfı için de özel ilkelerin oluşturulmasına yol açmıştır. En sıradan emeğin, işçiyi ve ailesini geçindirmesi gerektiği söylenir; çünkü aksi takdirde onun emek hizmetleri topluma kalıcı olarak sunulamazdı; ve emeğinin ona asgari geçim düzeyinden çok fazlasını sağlayamayacağı, çünkü aksi takdirde işçilerde bir artış meydana geleceği ve bunun emek hizmetlerinin fiyatını eski düşük düzeye indireceği söylenir. Dolayısıyla bu kuramda asgari geçim düzeyi, en sıradan emeğin fiyatını yöneten ilkedir; diğer emek hizmetlerinin daha yüksek fiyatları ise sermaye yatırımına ya da özel yeteneklere ödenen rantlara indirgenerek açıklanır.
Ancak deneyim bize, iktisadileştiren insanlar için tümüyle yararsız, hatta zararlı emek hizmetlerinin bulunduğunu öğretir. Bunlar dolayısıyla mal değildir. Mal niteliği taşıyan ama iktisadi nitelik taşımayan ve bu nedenle değeri olmayan başka emek hizmetleri de vardır. (Bu ikinci kategoriye, şu ya da bu nedenle topluma o kadar büyük miktarlarda mevcut olan ve böylece iktisadi olmayan nitelik kazanan tüm emek hizmetleri girer — örneğin ücretsiz bir göreve bağlı emek hizmetleri.) Dolayısıyla (daha sonra göreceğimiz gibi) bu kategorilerdeki emek hizmetlerinin fiyatları da olamaz. Bu nedenle emek hizmetleri, sırf emek hizmetleri oldukları için her zaman mal ya da iktisadi mal değildir; zorunlu olarak değere sahip değildirler. Böylece, her emek hizmetinin bir fiyat getirdiği her zaman doğru değildir, hele belirli bir fiyat getirdiği hiç doğru değildir.
Deneyim bize ayrıca, birçok emek hizmetinin, işçi tarafından en zorunlu geçim araçlarıyla bile değiştirilemediğini57 gösterirken, başka emek hizmetleri için tek bir kişinin geçimi için gerekli olan miktarın on, yirmi, hatta yüz katı kadar mal kolaylıkla elde edilebildiğini öğretir. Bir insanın emek hizmetlerinin gerçekten de yalnızca yalın geçim araçlarıyla değiştirildiği her yerde, bu yalnızca, emek hizmetlerinin genel fiyat oluşum ilkelerine uygun olarak başka bir fiyata değil de tam o belirli fiyata değiştirilmesine yol açan rastlantısal bir durumun sonucu olabilir. Dolayısıyla ne bir işçinin geçim araçları ne de geçim asgarisi, emek hizmetlerinin fiyatının doğrudan nedeni ya da belirleyici ilkesi olabilir.58
Gerçekte, göreceğimiz gibi, fiili emek hizmetlerinin fiyatları, diğer bütün malların fiyatları gibi, değerleri tarafından belirlenir. Ancak değerleri de, gösterilmiş olduğu üzere, emek hizmetlerine hükmedemeseydik karşılanmadan kalacak olan tatminlerin önem büyüklüğü tarafından belirlenir. Emek hizmetlerinin daha yüksek dereceden mallar olduğu yerlerde, değerleri (en yakın ve doğrudan biçimde) şu ilkeye uygun olarak belirlenir: daha yüksek dereceden bir malın iktisat yapan insanlar için değeri, (1) tamamlayıcı daha yüksek dereceden malların değeri sabit kalmak koşuluyla, ürünün beklenen değeri ne kadar büyükse o kadar büyüktür ve (2) diğer koşullar eşit olmak üzere, tamamlayıcı malların değeri ne kadar düşükse o kadar büyüktür.59
Emek hizmetlerinin değerini etkileyen özel bir niteliği, bazı emek hizmeti türlerinin işçi için hoş olmayan çağrışımlar taşımasında yatar; bunun sonucunda bu hizmetler ancak telafi edici iktisadi avantajlar karşılığında sunulur. Bu türden emek hizmetleri, dolayısıyla, toplum için kolayca iktisadi-olmayan bir nitelik kazanamaz. Ne var ki çoğu işçi için eylemsizliğin değeri, genellikle sanıldığından çok daha azdır. İnsanların çok büyük çoğunluğunun uğraşları haz verir, böylece bizzat birer gerçek ihtiyaç tatminidir ve insanlar geçim araçlarının yokluğuyla güçlerini harcamaya zorlanmasalardı bile –belki daha az ölçüde ya da değiştirilmiş bir biçimde– yine de sürdürülürdü. Güçlerini kullanmak, her normal insan için bir ihtiyaçtır. Yine de yalnızca pek az kişinin iktisadi bir karşılık beklemeden çalışması, emeğin kendi başına hoş olmayışından çok, kazanç getiren emekle uğraşma fırsatlarının fazlasıyla bol olmasından kaynaklanır.
Girişimci faaliyeti kesinlikle bir emek hizmeti kategorisi olarak sayılmalıdır. Kural olarak iktisadi bir maldır ve bu haliyle iktisat yapan insanlar için değeri vardır. Bu kategorideki emek hizmetlerinin iki özelliği bulunur: (a) doğaları gereği meta değildirler (değişim için tasarlanmamışlardır) ve bu nedenle fiyatları yoktur; (b) zorunlu bir önkoşul olarak sermaye hizmetlerine hükmetmeyi gerektirirler, çünkü aksi takdirde yerine getirilemezler. Bu ikinci etken, bir halk için genel olarak mevcut olan girişimci faaliyetinin miktarını sınırlar. Özellikle de, ancak söz konusu iktisat yapan bireylerin büyük miktarlarda sermayenin hizmetlerine sahip olması durumunda yerine getirilebilen girişimci faaliyetini, görece çok küçük miktarlarla sınırlar. Kredi bu miktarları artırır, hukuki belirsizlikler ise azaltır.
Malların fiyatlarını, onları üretmeye yarayan daha yüksek dereceden malların fiyatlarıyla açıklayan kuramın yetersizliği, doğal olarak sermaye hizmetlerinin fiyatının söz konusu olduğu her yerde de kendini hissettirmiştir. Bu türden malların iktisadi niteliğinin ve değerinin nihai nedenlerini bu bölümün önceki kısımlarında açıklamış ve sermaye hizmetlerinin fiyatını sermaye sahiplerinin sakınımına (perhizkârlığına) karşılık bir telafi olarak gösteren kuramdaki hatayı işaret etmiştim. Gerçekte, gördüğümüz gibi, sermaye hizmetleri için elde edilebilen fiyat, diğer malların fiyatlarında olduğu gibi, onların iktisadi niteliğinin ve değerinin bir sonucundan başka bir şey değildir. Sermaye hizmetlerinin değerinin belirleyici ilkesi, genel olarak malların değerini belirleyen ilkenin aynısıdır.60,61
Toprağın, sermayenin ve emeğin hizmetlerinin fiyatlarının, başka bir deyişle rant, faiz ve ücretin, (daha sonra göreceğimiz gibi) en büyük zorlama olmaksızın emek miktarlarına ya da üretim maliyetlerine indirgenememesi, bu kuramların savunucularını bu üç mal türü için, diğer bütün mallar için geçerli olan ilkelerden tümüyle farklı fiyat oluşum ilkeleri geliştirmek zorunda bırakmıştır. Önceki kesimlerde, her türden mala ilişkin olarak, bütün değer olgularının doğa ve köken bakımından aynı olduğunu ve değer büyüklüğünün her zaman aynı ilkelere göre belirlendiğini gösterdim. Üstelik, sonraki iki bölümde göreceğimiz gibi, bir malın fiyatı, onun iktisat yapan insanlar için değerinin bir sonucudur ve fiyatının büyüklüğü her zaman değerinin büyüklüğü tarafından belirlenir. Dolayısıyla rant, faiz ve ücretin de hepsinin aynı genel ilkelere göre düzenlendiği açıktır. Ne var ki bu kesimde yalnızca toprağın, sermayenin ve emeğin hizmetlerinin değeriyle ilgilendim. Burada elde edilen sonuçlar temelinde, fiyatın genel kuramını açıkladıktan sonra, bu malların fiyatlarının hangi ilkelere göre belirlendiğini ortaya koyacağım.
Bilimsel tartışmanın konusu yapılmış en tuhaf sorulardan biri, rant ile faizin ahlaki bakımdan haklı çıkarılıp çıkarılamayacağı ya da bunların “ahlaksız” olup olmadığıdır. Diğer şeylerin yanı sıra, bilimimizin görevi, toprağın ve sermayenin hizmetlerinin neden ve hangi koşullar altında iktisadi nitelik sergilediğini, değer kazandığını ve başka iktisadi malların miktarlarıyla (fiyatlarla) değiştirilebildiğini araştırmaktır. Ancak bana öyle geliyor ki, bu olguların hukuki ya da ahlaki niteliği sorunu, bilimimizin alanının dışındadır. Toprağın ve sermayenin hizmetlerinin bir fiyat taşıdığı her yerde, bu her zaman onların değerinin bir sonucudur ve bunların insanlar için değeri keyfi yargıların sonucu değil (s. 119), iktisadi niteliklerinin zorunlu bir sonucudur. Dolayısıyla bu malların (toprağın ve sermayenin hizmetlerinin) fiyatları, içinde doğdukları iktisadi durumun zorunlu ürünleridir ve bir halkın hukuk düzeni ne kadar gelişmişse ve kamusal ahlakı ne kadar dürüstse, o ölçüde kesinlikle elde edilirler.
İnsanlığı seven biri için, bir sermayeye ya da bir toprak parçasına sahip olmanın, belirli bir zaman dilimi boyunca sahibine, aynı süre boyunca en yorucu faaliyeti karşılığında bir işçinin aldığı gelirden daha yüksek bir gelir sağlaması pekâlâ üzücü görünebilir. Yine de bunun nedeni ahlaksız değildir; basitçe, daha önemli insan ihtiyaçlarının tatmininin, işçinin hizmetlerinden çok, söz konusu sermaye miktarının ya da toprak parçasının hizmetlerine bağlı olmasıdır. Dolayısıyla, toplumun mevcut tüketim mallarından işçilere şimdikinden daha büyük bir pay ayırmasını isteyenlerin ajitasyonu, gerçekte emeğin değerinin üzerinde ödenmesi talebinden başka bir şey oluşturmaz. Çünkü daha yüksek ücret talebi, işçilerin daha köklü eğitimine yönelik bir programla birleştirilmiyorsa ya da daha serbest rekabetin savunusuyla sınırlı kalmıyorsa, işçilerin hizmetlerinin toplum için değerine göre değil, daha rahat bir yaşam standardı sağlanması ve tüketim malları ile yaşamın yüklerinin daha eşit bir dağılımına ulaşılması amacıyla ödenmesini gerektirir. Ne var ki sorunun bu temelde çözülmesi, kuşkusuz toplumsal düzenimizin tam bir dönüşümünü gerektirirdi.62