Deneme · Avusturya Okulu · 1920

Sosyalist Toplulukta İktisadi Hesap

Okuma süresi
45 min
Yayımlandı
1920
Özet

Mises sosyalizm tartışmasının bu temel metninde, sosyalist toplulukta akılcı bir iktisadın olanaksız olduğunu kanıtlar; çünkü üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin ortadan kalkmasıyla bunların piyasa fiyatları da yok olur. Üretim malları için para fiyatları olmadan, iktisadi hesaplamayı taşıyan ortak payda eksik kalır; ne ayni hesaplama ne de Marksist emek-değer teorisi bu işlevi yerine getirebilir, çünkü ilki yüksek dereceli mallarda yetersiz kalır, ikincisi ise ne emeğin farklı niteliğini ne de maddi üretim faktörlerinin tüketimini kavrar. Mises beş bölümde tüketim mallarının dağıtımını, iktisadi hesaplamanın mahiyetini, kamu ekonomisinde onun olanaksızlığını, devletleştirilmiş işletmede sorumluluk ve girişkenlik sorununu, ayrıca Otto Bauer ile Lenin'in yazılarıyla bir hesaplaşmayı ele alır; onun çözümlemesine göre asıl hesaplama sorunu bu yazarların bilincine hiç ulaşmamıştır. 1920'de Archiv für Sozialwissenschaft und Sozialpolitik dergisinde yayımlanan bu makale, sosyalist hesaplama tartışmasının fitilini ateşledi ve bugüne dek planlı ekonominin en keskin kuramsal çürütmesi olarak kabul edilir.

Giriş

Pek çok sosyalist iktisadi sorunlarla hiç ilgilenmemiş, insanların hangi koşullar altında iktisadi faaliyette bulunduğu konusunda kendine açıklık kazandırmayı hiç denememiştir. Buna karşılık bazıları geçmişin ve günümüzün ulusal ekonomisiyle son derece ayrıntılı biçimde uğraşmış ve »burjuva toplumunun« bir iktisat sistemini kurmaya gayret etmiştir. Bunlar »serbest« ekonominin iktisadi ilişkilerini eleştirmekten büyük haz duymuş, ama burada – her zaman başarıyla olmasa da – sergiledikleri yakıcı keskinliği, özlemini çektikleri sosyalist toplumun ekonomisine de uygulamayı düzenli olarak ihmal etmişlerdir. Ütopyacıların rengârenk tasvirlerinde asıl iktisadi olan her zaman eksik kalır. Onlar kendi bolluk diyarlarında kızarmış güvercinlerin yoldaşların ağzına uçacağını ilan ederler, ama bu mucizenin hangi yolla gerçekleşeceğini ne yazık ki göstermekten kaçınırlar. İktisadi konularda biraz daha açık olmaya başladıkları yerde hızla karaya oturur ve dökülürler – örneğin Proudhon'un takas bankası hayalleri akla gelsin –, öyle ki onların mantıksal hatalarını ortaya koymak hiç de güç olmaz. Marksizm, mensuplarına, mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesinin ötesinde bulunan iktisadi sorunlarla uğraşmayı tantanalı biçimde yasakladığında, aslında bununla özel bir şey yapmış olmuyordu; çünkü »ütopyacılar« da kendi tasvirlerinde iktisadi olanı ihmal etmiş ve dikkatlerini yalnızca dış durumların ve şeylerin yeniden düzenlenmesinin elbette en elverişli sonuçlarının resmedilmesine yöneltmişlerdi.

Sosyalizmin gelişini insan gelişiminin kaçınılmaz bir zorunluluğu olarak görsek de görmesek de ve üretim araçlarının toplumsallaştırılmasından insanlar için en yüksek mutluluğu ya da en derin bedbahtlığı beklesek de, sosyalist temele dayanan bir iktisadi işletmenin koşullarına ilişkin araştırmaların yalnızca »iyi bir düşünme alıştırması ve siyasi açıklık ile istikrarı geliştirmenin bir aracı« olarak görülemeyeceğini yine de kabul etmek zorunda kalacağız. Sosyalizme gittikçe daha çok yaklaştığımız, hatta belli bir anlamda zaten onun tam ortasında bulunduğumuz bir çağda, sosyalist ekonominin sorunlarının araştırılması, çevremizde olup biteni açıklamak bakımından da önem kazanmaktadır. Bugünkü Almanya'nın ve onun doğudaki komşu ülkelerinin ulusal ekonomiye ilişkin olgularını anlamak için, mübadele ekonomisinin tahlilinin bize sunduğu şey çoktandır artık yeterli değildir. Burada zaten oldukça önemli ölçüde sosyalist topluluğun unsurlarına başvurmak zorundayız. Böyle koşullar altında, sosyalist ekonominin özü hakkında kendine açıklık kazandırma çabaları özel bir gerekçeye ihtiyaç duymaz.

Bölüm I.

Sosyalist Toplulukta Tüketim Mallarının Dağıtımı

Sosyalist toplulukta bütün üretim araçları topluluğun mülkiyetindedir. Yalnızca topluluk onlar üzerinde tasarrufta bulunabilir ve onların üretimdeki kullanımını belirleyebilir. Topluluk, başka türlü eyleyemeyeceği için, yetkilerini elbette ancak özel bir organ aracılığıyla kullanabilecektir. Bu organın nasıl oluşturulduğu ve onun içinde ve onun aracılığıyla genel iradenin nasıl ifadeye kavuştuğu bizim için ikincil öneme sahiptir. Sözgelimi organın seçimi ve – eğer tek bir kişiden fazlasından oluşacaksa – kurul üyelerinin çoğunluk kararları akla gelebilir.

Üretmiş ve böylelikle tüketim mallarının sahibi olmuş bulunan üretim mallarının sahibi, artık ya kendisinin tüketmesi ya da başkalarına tükettirmesi arasında bir seçime sahiptir. Üretim yoluyla elde ettiği tüketim mallarının sahibi olarak topluluğa böyle bir seçim hakkı tanınmaz. Topluluk kendisi tüketemez, insanlara tükettirmek zorundadır. Kim tüketecek ve her biri neyi tüketecek, işte sosyalist dağıtım sorunu budur.

Sosyalizm için, tüketim mallarının dağıtımının üretimden ve onun iktisadi koşullarından bağımsız olması zorunluluğu karakteristiktir. Dağıtımın bir parçasını dahi, hâsılatın tek tek üretim faktörlerine iktisadi olarak isnat edilmesine dayandırmak, üretim mallarındaki ortak mülkiyetin özüyle bağdaşmaz. Sözgelimi önce işçiye emeğinin tam hâsılatını vermek, sonra da maddi üretim faktörlerinin paylarını özel bir dağıtıma »tabi tutmak« düşünülemez. Çünkü, daha gösterileceği üzere, sosyalist üretim tarzının özünde, onda tek tek üretim faktörlerinin üretim hâsılatındaki paylarının hiçbir biçimde tespit edilemeyeceği, üretim masrafı ile üretim hâsılatı arasındaki ilişkinin her türlü hesaplı denetimine kapalı olduğu yatar.

Tüketim mallarının tek tek yoldaşlara tahsisi için hangi ilkenin seçileceği, bizi meşgul eden sorunların incelenmesi bakımından oldukça önemsizdir. İster bireye gereksinimlerine göre pay vermek istensin – öyle ki daha büyük gereksinimleri olan, daha küçük olandan daha çok alsın –, ister bireyin liyakati göz önünde tutulsun – öyle ki daha iyi olan, daha kötü olandan daha çok alsın –, ister ideal mümkün olduğunca eşit bir dağıtımda görülsün – öyle ki herkes mümkün olduğunca aynı miktarı alsın –, ister topluluğa sunulan hizmetler dağıtımın ölçütü kabul edilsin – öyle ki daha çalışkan olana daha tembel olandan daha çoğu düşsün –, durum her zaman şöyle olacaktır: herkes topluluktan bir tahsis alır.

Basitlik adına, tahsisin toplumun bütün üyelerine eşit muamele ilkesine göre yapıldığını varsayalım; o zaman, alınan payı yaşa, cinsiyete, sağlık durumuna, özel meslek gerekliliklerine ve benzerine göre derecelendiren tek tek düzeltmeleri buna ekleyerek düşünmek güç değildir. Yoldaş sözgelimi belli bir süre içinde belli miktarda çeşitli belli mallar karşılığında paraya çevrilen bir tutam tahsis belgesi alır. Böylece o zaman günde birkaç kez yemek yiyebilir, sürekli barınak bulabilir, ara sıra eğlencelere gidebilir, zaman zaman yeni bir giysi parçası alabilir. Bu yolla sağlanan gereksinim karşılanmasının daha zengin mi yoksa daha yoksul mu olacağı, toplumsal emeğin verimliliğine bağlı olacaktır.

Herkesin bütün payını bizzat tüketmesi de zorunlu değildir. Bunun bir kısmını tüketmeden çürümeye bırakabilir, bağışlayabilir veya, malın niteliğiyle bağdaştığı sürece, sonraki gereksinim için saklayabilir. Ama bir kısmını takas da edebilir. Bira içen kişi, daha çok bira alabilecekse, kendisine düşen alkolsüz içeceklerden seve seve vazgeçer; içki kullanmayan kişi, karşılığında başka tüketim malları edinebilecekse, alkollü içeceklerdeki payından vazgeçmeye hazır olur. Sanat dostu, daha sık iyi müzik dinleyebilmek için sinemaya gitmekten vazgeçmek ister; sanattan anlamayan kişi ise, kendisine iyi sanat mekânlarına girme hakkı veren biletleri, daha çok anladığı tüketim malları karşılığında elden çıkarma isteği duyar. Bunların hepsi takasa hazır olacaktır. Ama takas trafiğinin konusu her zaman ancak tüketim malları olabilecektir. Sosyalist toplumda üretim malları yalnızca bütünün mülkiyetinde bulunur; bunlar devredilemez ortak mülkiyettir ve bu nedenle res extra commercium'dur.

Takas trafiği, sosyalist toplum düzeninin ona tanıdığı dar çerçeve içinde dolaylı biçimde de gerçekleşebilir. Onun her zaman doğrudan takasın biçimlerinde yürümesi zorunlu değildir. Başka durumlarda da dolaylı takasın oluşumuna yol açmış olan aynı nedenler, sosyalist toplumda da onu, takas yapanların çıkarına olarak avantajlı gösterecektir. Bundan şu çıkar: sosyalist toplum, genel olarak kullanılan bir takas aracının, yani paranın kullanımına da yer sunar. Onun rolü, sosyalist ekonomide ilkesel olarak serbest ekonomidekiyle aynı olacaktır; ikisinde de o, genel olarak kullanılan takas aracısıdır. Ne var ki bu rolün önemi, üretim araçlarındaki ortak mülkiyete dayanan toplum düzeninde, üretim araçlarındaki özel mülkiyete dayanan düzendekinden başkadır. Burada o, kıyaslanamayacak kadar daha küçüktür; çünkü bu toplumda takasın çok daha küçük bir önemi vardır, çünkü burada o ancak tüketim mallarını kapsar. Hiçbir üretim malı takas trafiğinde elden çıkarılmadığından, üretim mallarının para fiyatlarını bilmek olanaksız hâle gelir. Paranın serbest ekonomide üretim hesabı alanında oynadığı rolü, o, sosyalist toplulukta koruyamaz. Para cinsinden değer hesabı burada olanaksız hâle gelir.

Yoldaşlar arasındaki trafikte oluşan mübadele oranları, üretim ve dağıtımın yönetimi tarafından dikkate alınmadan bırakılamaz. Yönetim, kişi başına düşen payların tahsisinde çeşitli malları karşılıklı olarak ikame edilebilir kılmak istiyorsa, bu mübadele oranlarını temel almak zorundadır. Takas trafiğinde 1 puro eşittir 5 sigara oranı oluşmuşsa, yönetim, bu orana göre birine yalnızca puro, ötekine yalnızca sigara tahsis etmek için, 1 puronun 3 sigaraya eşit olduğunu öylece ilan edemez. Tütün tahsis belgesi herkes için bir kısmı puroya, öteki kısmı sigaraya eşit biçimde çevrilmeyecekse; eğer, ister kendileri böyle istedikleri için ister çevirme noktası o an başka türlü yapamadığı için, kimileri yalnızca puro, kimileri yalnızca sigara alacaksa, o zaman bunda piyasanın mübadele oranlarının göz önünde tutulması gerekir. Aksi takdirde sigara alanların hepsi, puro alanlara kıyasla zarara uğratılmış olur. Çünkü bir puro alan kişi, bunun karşılığında beş sigara takas edebilirken, puro kendisine yalnızca üç sigara olarak hesaplanmaktadır.

Demek ki yoldaşlar arasındaki trafikte mübadele oranlarındaki değişiklikler, ekonomi yönetimini, çeşitli tüketim mallarının ikame edilebilirliğine ilişkin oranlarda buna uygun değişiklikler yapmaya zorlayacaktır.

Böyle her değişiklik, yoldaşların tek tek gereksinimleri ile bunların karşılanması arasındaki ilişkinin kaydığını, kimi malların artık ötekilerden daha güçlü biçimde talep edildiğini gösterir. Ekonomi yönetimi büyük olasılıkla bunu üretimde de göz önünde tutmaya çalışacaktır. Daha güçlü talep edilen ürünlerin üretimini genişletmeye, daha zayıf talep edilenlerinkini kısıtlamaya gayret edecektir. Ama bir şeyi yapamayacaktır: tütün kartını dilediği gibi ya puroya ya da sigaraya çevirmeyi tek tek yoldaşa bırakamayacaktır. Yoldaşa puro mu yoksa sigara mı alacağını seçme hakkı verecek olursa, o zaman üretilenden daha çok puro ya da daha çok sigara talep edilmesi, buna karşılık başka türden sigaraların ya da puroların ise kimse istemediği için dağıtım noktalarında öylece kalması olabilir.

Emek değer teorisinin bakış açısına yerleşilirse, bu sorunun elbette basit bir çözümü vardır. Yoldaş, yerine getirdiği iş saati karşılığında, bir iş saatinin ürününü –engellilerin geçimi, kültür harcamaları ve benzeri, tüm topluma düşen yüklerin karşılanması için yapılan kesinti düşüldükten sonra– almaya hak kazandıran bir pul alır. Topluluğun üstlendiği harcamanın karşılanması için yapılacak kesinti emek ürününün yarısı olarak alınırsa, bir saat çalışmış olan her işçi, üretimine yarım saatlik emek harcanmış ürünleri almaya hak kazanırdı. Kullanıma ya da tüketime hazır mallar ve faydalı hizmetler, bunların üretimine harcanan emek zamanının iki katını ödeyebilecek durumda olan herkes tarafından piyasadan alınıp kendi tüketimine ya da kullanımına aktarılabilir. Sorunlarımızı açıklığa kavuşturmak için, topluluğun işçiden, üstlendiği harcamanın karşılanması için peşinen herhangi bir kesinti yapmadığını, bilakis gereksinim duyduğu araçları çalışan üyelerine uygulanan bir gelir vergisiyle sağladığını varsaymak daha iyi olacaktır. Bu durumda, yerine getirilen her iş saatine, üretimine bir saat emek harcanması gereken malları kendine çekme hakkı verilirdi. Ne var ki, dağıtımın bu tarz bir düzenlemesi uygulanamaz olurdu; çünkü emek, tek tip ve aynı türden bir büyüklük değildir. Farklı emek edimleri arasında, ürünlerine yönelik arz ve talebin biçimlenişindeki farklılık göz önünde tutulduğunda farklı değerlendirmelere yol açan, nitelik bakımından bir fark vardır. Resim arzı, caeteris paribus, ürünün niteliği zarar görmeden artırılamaz. Bir saatlik en basit emeği yerine getirmiş olan işçiye, bir saatlik daha yüksek nitelikli emeğin ürününü tüketme hakkı verilemez. Sosyalist toplulukta, bir emek ediminin toplum için taşıdığı önem ile onun toplumsal üretim sürecinin ürününe katılımı arasında bir bağ kurmak baştan beri olanaksızdır. Burada emeğin ücretlendirilmesi ancak keyfî olabilir; bunu, üretim araçlarındaki özel mülkiyete dayanan serbest mübadele ekonomisinde olduğu gibi ürünün iktisadi atfedilmesi üzerine kuramayız; çünkü göreceğimiz gibi, atıf sosyalist toplulukta olanaklı değildir. İktisadi olgular, toplumun işçinin ücretini keyfine göre belirleme gücüne sıkı bir sınır çizer: hiçbir koşulda ücretler toplamı uzun vadede toplumsal geliri aşamayacaktır. Ne var ki bu sınır içinde topluluk serbestçe hareket edebilir. Bütün işlerin eşdeğer sayılacağını, niteliğindeki farka bakılmaksızın her iş saati için aynı bedelin ödeneceğini hiç çekinmeden saptayabilir; aynı şekilde, tek tek iş saatleri arasında yerine getirilen emeğin niteliğine göre bir ayrım da yapabilir. Ancak her iki durumda da emek ürünlerinin dağıtımı hakkında ayrıca tasarruf etme hakkını kendine saklaması gerekirdi. Bir iş saatini yerine getirmiş olanın, bir iş saatinin ürününü tüketmeye de hak kazanması gerektiğini –emeğin ve ürünlerinin nitelik farkı bir yana bırakılsa ve dahası her emek ürününde ne kadar emek bulunduğunun saptanmasının olanaklı olduğu varsayılsa bile– hiçbir zaman buyuramaz. Çünkü tek tek iktisadi mallarda emeğin dışında ayrıca maddi maliyetler de bulunur. Üretiminde daha fazla hammadde kullanılmış bir ürün, üretiminde daha az hammadde gerekmiş bir başkasıyla eşit tutulamaz.

Bölüm II.

İktisadi Hesaplamanın Özü

İktisadi yaşamda eyleyerek, yalnızca biri karşılanabilecek iki gereksinimin tatmini arasında seçim yapan herkes değer yargıları koyar. Değer yargıları öncelikle ve doğrudan yalnızca gereksinim tatminini kavrar; oradan birinci derece mallara, ardından daha yüksek mal derecelerindeki mallara doğru geri gider. Duyularına hâkim olan insan, kural olarak, birinci derece malları hiç güçlük çekmeden değerlendirebilecek durumdadır. Basit koşullar altında, daha yüksek dereceli malların kendisi için taşıdığı önem konusunda da zahmetsizce bir yargıya varabilir. Ama durum biraz daha karmaşıklaştığında ve ilişkilerin görülmesi güçleştiğinde, üretim araçlarının değerlendirilmesini doğru biçimde –elbette yalnızca değerlendiren öznenin anlamında, nesnel ya da herhangi bir biçimde genel-geçer bir anlamda değil– gerçekleştirebilmek için daha ince düşünceler yürütülmesi gerekir. Yalıtılmış olarak iktisat yapan çiftçi için, hayvancılığı genişletmek ile av faaliyetini yaymak arasında bir karar vermek belki güç değildir. Burada izlenecek üretim yolları henüz görece kısadır ve gerektirdikleri harcama ile vaat ettikleri ürün kolayca gözden geçirilebilir. Ne var ki, örneğin bir akarsuyu elektrik gücü üretmek için yararlanılır kılmak ile kömür madenciliğini yaymak ve kömürdeki enerjinin daha iyi kullanılması için tesisler kurmak arasında bir seçim yapılması gerektiğinde durum tümüyle farklıdır. Burada dolaylı üretim adımları pek çoktur ve her biri o kadar uzundur, başlatılacak girişimlerin başarısının koşulları o kadar çeşitlidir ki, hiçbir biçimde yalnızca belirsiz tahminlerle yetinilemez ve yapılacak işin iktisadiliği konusunda bir yargıya varabilmek için daha kesin hesaplara gereksinim duyulur.

Hesap ancak birimlerle yapılabilir. Ama malların öznel kullanım değerinin bir birimi olamaz. Marjinal fayda bir değer birimi oluşturmaz; çünkü bilindiği gibi, belirli bir stoktan iki birimin değeri, b i r birimin değerinin iki katı değildir, bilakis zorunlu olarak daha büyük olmalıdır. Değer yargısı ölçmez, kademelendirir, derecelendirir². Bu nedenle mübadelesiz bir ekonominin yalıtılmış iktisatçısı da, değer yargısının dolaysızca apaçık belirmediği yerde bir karar vermesi gerektiğinde ve yargısını yalnızca az çok kesin bir hesap üzerine kurmak zorunda olduğunda, yalnızca öznel kullanım değeriyle iş göremez; üzerinde hesap yapabileceği, mallar arasında ikame ilişkileri kurması gerekir. Bunu yaparken kural olarak her şeyi tek bir birime indirgemeyi başaramayacaktır; ama hesaba katılacak bütün ögeleri, dolaysız apaçık bir değer yargısıyla kavranabilen iktisadi mallara, yani birinci derece mallara ve emek zahmetine indirgemeyi yalnızca başarabildiği anda, hesabı için bununla yetinebilecektir. Bunun ancak oldukça basit koşullarda olanaklı olduğu pekâlâ anlaşılır. Daha karmaşık ve daha uzun üretim süreçleri için bu hiçbir biçimde yeterli olmazdı.

Mübadele ekonomisinde malların nesnel mübadele değeri, iktisadi hesaplamanın birimi olarak ortaya çıkar. Bu, üç katlı bir üstünlük sağlar. Birincisi, hesabın mübadeleye katılan bütün iktisatçıların değerlendirmesi üzerine kurulmasını olanaklı kılar. Tek kişinin öznel kullanım değeri, salt bireysel bir görüngü olarak, başka insanların öznel kullanım değeriyle dolaysızca karşılaştırılamaz. Ancak mübadele değerinde karşılaştırılabilir hâle gelir; bu değer ise mübadeleye katılan bütün iktisatçıların öznel değer takdirlerinin etkileşiminden doğar. İkincisi, mübadele değerine göre yapılan hesap, malların amaca uygun kullanımı üzerinde bir denetim sağlar. Karmaşık bir üretim sürecini hesaplamak isteyen, başkalarından daha iktisadi çalışıp çalışmadığını hemen fark eder; piyasada hüküm süren mübadele ilişkileri göz önünde tutulduğunda üretimi kârlı biçimde gerçekleştiremiyorsa, bu, söz konusu daha yüksek dereceli malları başkalarının daha iyi değerlendirmeyi bildiğine bir işarettir. Üçüncüsü ve son olarak, mübadele değerine göre yapılan hesap, değerlerin tek bir birime indirgenmesini olanaklı kılar. Bunun için, mallar piyasanın mübadele ilişkisine göre birbirleriyle ikame edilebilir olduğundan, herhangi bir mal seçilebilir. Para ekonomisinde bunun için para seçilir.

Para hesabının sınırları vardır. Para, ne değerin ne de fiyatın bir ölçeğidir. Değer parayla ölçülmez. Fiyatlar da parayla ölçülmez, parada var olurlar. Para, iktisadi bir mal olarak, standard of deferred payments olarak kullanımında naif biçimde varsayılageldiği gibi »değer açısından istikrarlı« değildir. Mallar ile para arasında var olan mübadele ilişkisi, yalnızca öteki iktisadi mallar yönünden değil, paranın kendisi yönünden de kaynaklanan, sürekli ama kural olarak çok şiddetli olmayan dalgalanmalara tabidir. Bu, doğrusu, en az değer hesabını rahatsız eder; çünkü değer hesabı, öteki iktisadi koşulların hiç durmayan değişimleri göz önünde tutulduğunda, ancak kısa zaman aralıklarını göz önüne almaya alışkındır – ki bu aralıklarda hiç değilse »iyi« para, kendi yönünden mübadele ilişkilerinin yalnızca küçük dalgalanmalarına tabi olmaya kural olarak alışkındır. Değerin para hesabının yetersizliği, ana bölümüyle, genel olarak yaygın kullanılan bir mübadele aracında, parada hesap yapılmasından değil, bilakis hesaba temel olarak öznel kullanım değerinin değil de mübadele değerinin alınmasından kaynaklanır. Böylece, mübadele dışında kalan bütün o değer belirleyici ögeler hesaba giremez. Bir su gücünün geliştirilmesinin kârlılığını hesaplayan kimse, tesisten zarar görecek olan şelalenin güzelliğini bu hesaba koyamaz; meğerki, örneğin turizmin gerilemesini ve mübadelede mübadele değeri olan benzeri şeyleri göz önünde bulundursun. Oysa burada, yapının gerçekleştirilip gerçekleştirilmeyeceği sorusunda birlikte değerlendirmeye alınan bir durum söz konusudur. Bu ögeler »iktisat-dışı« olarak adlandırılmaya alışılmıştır. Bu doğru olabilir. Terminolojiler üzerine tartışılmamalı. Ama bunları da göz önünde bulundurmaya götüren değerlendirmeleri akıldışı diye nitelendirmek caiz değildir. Bir yörenin ya da bir yapının güzelliği, insanların sağlığı, mutluluğu ve hoşnutluğu, tek tek bireylerin ya da bütün halkların onuru, insanlar tarafından anlamlı olarak tanındıklarında, mübadelede ikame edilebilir görünmeseler ve dolayısıyla hiçbir mübadele ilişkisine girmeseler bile, tıpkı gerçek anlamda iktisadi olanlar kadar akılcı eylemin güdüleridir. Para hesabının bunları kavrayamaması onun özünde yatar, ama para hesabının iktisadi yapıp etmelerimiz açısından taşıdığı önemi azaltamaz. Çünkü bütün o tinsel mallar birinci derece mallardır, değer yargımız tarafından dolaysızca kavranabilirler ve bu nedenle, para hesabının dışında kalmak zorunda olsalar bile, onları göz önünde bulundurmak hiçbir güçlük çıkarmaz. Para hesabının onları göz önünde bulundurmaması, yaşamda onlara dikkat etmeyi güçleştirmez, bilakis kolaylaştırır. Güzelliğin, sağlığın, onurun, gururun bize tam olarak neye mal olduğunu kesin biçimde bilirsek, onları buna uygun biçimde göz önünde bulundurmamızı hiçbir şey engelleyemez. İnce duygulu bir gönle, tinsel malları maddi mallara karşı tartmak zorunda kalmak belki acı verici görünebilir. Ama bunun suçlusu para hesabı değildir, bu, işlerin özünde yatar. Değer ve para hesabı olmaksızın dolaysızca değer yargılarının konulduğu yerde de, maddi ile tinsel tatmin arasındaki seçimden kaçınılamaz. Yalıtılmış iktisatçı da, sosyalist toplum da »tinsel« ile »maddi« mallar arasında seçim yapmak zorundadır. Soylu mizaçlar, onur ile örneğin besin arasında seçim yapmak durumunda kaldıklarında bunu asla acı verici bulmazlar. Böyle durumlarda nasıl davranmaları gerektiğini bilirler. Onur yenmese de, onur uğruna yemekten vazgeçilebilir. Yalnızca, tinsel üstünlükler uğruna maddi hazlardan vazgeçmeye karar veremeyecekleri için böyle bir seçimin ıstırabından kurtulmak isteyenler, seçimin kendisinde daha şimdiden gerçek değerlerin bir zedelenişini görürler.

Para hesabının yalnızca iktisadi yönetimde anlamı vardır. Burada para hesabı, iktisadi mallar üzerindeki tasarrufu iktisadilik kurallarına uyarlamak amacıyla kullanılır. İktisadi mallar buna ancak para karşılığında değiştirilen miktarlarda girerler. Para hesabının uygulama alanının her genişletilmesi yanlış kavrayışlara yol açar. Para hesabı, iktisadi ilişkilerin gelişimi üzerine yapılan tarihsel incelemelerde mal dünyasının ölçütü olarak kullanılmaya çalışıldığında başarısız olur; onun yardımıyla ulusal servet ve ulusal gelir tahmin edilmeye çalışıldığında, mübadele dışında duran malların değeri onunla hesaplanmak istendiğinde, örneğin göç ya da savaşlar yoluyla uğranılan insan kayıpları para cinsinden hesaplanmaya çalışıldığında başarısız olur³. Bunlar, kimi zaman çok kavrayışlı iktisatçılar tarafından yapılsalar da, dilettantça oyunlardır.

Ne var ki, iktisadi yaşamda asla aşmadığı bu sınırlar içinde para hesabı, iktisadi hesaptan istememiz gereken her şeyi yerine getirir. Bize iktisadi olanakların ezici bolluğu içinde bir yol gösterici verir. İçimizde dolaysız apaçıklıkla yalnızca tüketime hazır mallara ve olsa olsa en alt mal derecelerinin üretim mallarına bağlanan değer yargısını, bütün yüksek dereceden mallara genişletmemize olanak tanır. Değeri hesaplanabilir kılar, böylece bize ancak yüksek dereceden mallarla yapılan her türlü iktisadi faaliyetin temellerini sağlar. Para hesabına sahip olmasaydık, geniş kapsamlı süreçlerle yapılan her türlü üretim, bütün uzun kapitalist dolaylı üretim yolları karanlıkta el yordamıyla yapılan bir arayış olurdu.

Para cinsinden değer hesabını olanaklı kılan iki koşul vardır. Öncelikle yalnızca birinci dereceden mallar değil, onun tarafından kavranacakları ölçüde yüksek dereceden mallar da mübadele içinde bulunmalıdır. Mübadele içinde bulunmasalardı, mübadele oranlarının oluşumu gerçekleşmezdi. Doğrudur, yalıtılmış iktisat öznesinin, kendi evinin içinde üretim yoluyla emek ve unu ekmeğe dönüştürmek istediğinde yapması gereken değerlendirmeler de, piyasada ekmeği giysiye dönüştürmek istediğinde yaptığı değerlendirmelerden farklı değildir; bu nedenle her iktisadi eylemi, dolayısıyla yalıtılmış iktisat öznesinin üretimini de mübadele olarak nitelemekte belli bir anlamda haklıdır⁴. Ne var ki tek bir insanın zihni – en dâhi olanı bile olsa – sonsuz sayıdaki yüksek dereceden malların her birinin tek tek önemini kavramak için fazlasıyla zayıftır. Hiçbir birey, farklı üretim olanaklarının sonsuz bolluğuna, yardımcı bir hesap olmaksızın dolaysız apaçık değer yargıları koyabilecek denli hâkim olamaz. İş bölümüne dayalı olarak iktisadi faaliyet yürüten toplum iktisadının iktisadi malları üzerindeki tasarruf gücünün birçok bireye dağıtılması, üretim hesabının ve iktisadi faaliyetin olanaklı olmayacağı bir tür zihinsel iş bölümünü doğurur.

İkinci koşul, üretim mallarının değişiminde de aracılık rolünü oynayan, genel olarak kullanılan bir mübadele aracının, bir paranın kullanımda olmasıdır. Bu böyle olmasaydı, bütün mübadele oranlarını yeknesak bir paydaya indirgemek olanaksız olurdu.

İktisat ancak basit koşullar altında para hesabı olmaksızın yetinebilir. Aile reisinin bütün iktisadi mekanizmaya göz gezdirebildiği, kapalı ev iktisadının darlığı içinde, üretim yönteminde meydana gelen değişikliklerin önemini, bunun zihne sağladığı destek olmaksızın da az çok kesin biçimde tahmin etmek mümkündür. Üretim süreci burada görece az sermaye kullanımıyla gerçekleşir. Az sayıda kapitalist dolaylı üretim yoluna girer; üretilenler kural olarak tüketim mallarıdır ya da en azından tüketim mallarından pek de uzak olmayan yüksek dereceden mallardır. İş bölümü henüz en ilk başlangıçlarındadır; bir ve aynı işçi, bütün bir üretim yönteminin işini başından tüketime hazır malın tamamlanmasına dek üstesinden gelir. Bütün bunlar gelişmiş toplumsal üretimde başkadır. Çoktan aşılmış bir basit üretim çağının deneyimlerinde, iktisadi faaliyette para hesabı olmaksızın yetinme olanağı için bir kanıt aramak doğru değildir.

Çünkü kapalı ev iktisadının basit koşullarında, üretim sürecinin başlangıcından tamamlanmasına dek bütün yol gözden geçirilebilir ve şu ya da bu yöntemin daha çok tüketime hazır mal verip vermediği her an yargılanabilir. Bu, iktisadımızın kıyaslanmayacak denli karmaşık koşullarında artık mümkün değildir. Sosyalist toplum için de 1000 hl şarabın 800 hl'den daha iyi olduğu kolayca açık olacaktır ve sosyalist toplum, 1000 hl şarabı mı yoksa 500 hl yağı mı yeğlediğine de kolayca karar verebilir. Bunu saptamak için bir hesaba gerek yoktur; burada eyleyen iktisat öznelerinin iradesi karar verir. Ama bir kez bu karar verildiğinde, rasyonel iktisadi yönetimin asıl görevi ancak o zaman başlar: araçları iktisadi bir biçimde amaçların hizmetine koymak. Bu, ancak iktisadi hesap yardımıyla gerçekleşebilir. İnsan zihni, kendisine bu destek eksik olduğunda, ara ürünlerin ve üretim olanaklarının şaşırtıcı bolluğu içinde yolunu bulamaz. Bütün yöntem ve konum sorunları karşısında çaresiz kalırdı⁵.

Para hesabının sosyalist iktisatta ayni hesap ile değiştirilebileceğine inanmak bir yanılsamadır. Ayni hesap, mübadelesiz iktisatta her zaman ancak tüketime hazır malları kavrayabilir, bütün yüksek dereceden mallarda bütünüyle başarısız olur. Yüksek dereceden malların serbest para fiyatı oluşumundan vazgeçildiği anda, rasyonel üretim büsbütün olanaksız kılınmış olur. Bizi üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetten ve para kullanımından uzaklaştıran her adım, bizi rasyonel iktisattan da uzaklaştırır.

Bunu gözden kaçırmak mümkündü, çünkü sosyalizmden çevremizde halihazırda gerçekleşmiş olarak gördüğümüz her şey, belli bir dereceye dek yine de hâlâ özgür olan, para mübadelesiyle işleyen iktisat içindeki yalnızca sosyalist vahalardır. Sosyalistlerin, işletmelerin devletleştirilmesinin ve belediyeleştirilmesinin henüz bir sosyalizm parçası oluşturmadığı yönündeki, geri kalanı dayanaksız ve yalnızca ajitatif nedenlerle savunulan iddiasına, yalnızca şu tek anlamda hak verilebilir: nitekim bu işletmeler, iş yürütmelerinde kendilerini kuşatan serbest mübadelenin iktisadi organizması tarafından öyle bir ölçüde desteklenirler ki, sosyalist iktisadın özsel ayırt edici niteliği onlarda hiç gün yüzüne çıkamamıştır. Devlet ve belediye işletmelerinde teknik iyileştirmeler hayata geçirilir, çünkü bunların etkisi yurt içi ve yurt dışındaki benzer özel işletmelerde gözlemlenebilir ve bu iyileştirmelerin gereçlerini üreten özel sanayi, bunların uygulamaya konulması için itki verir. Bu işletmelerde dönüşümlerin avantajları saptanabilir, çünkü onlar her yandan üretim araçları üzerindeki özel mülkiyete ve para mübadelesine dayanan bir toplumla kuşatılmıştır; öyle ki, salt sosyalist bir çevredeki sosyalist işletmelerin yapamayacağı biçimde, hesaplama ve defter tutma yapabilirler.

İktisadi hesap olmaksızın iktisat olmaz. Sosyalist toplumda, iktisadi hesabın yürütülmesi olanaksız olduğundan, bizim anladığımız anlamda hiçbir iktisat var olamaz. Küçük ölçekte ve ikincil tekil meselelerde bundan böyle de rasyonel davranılabilir. Ne var ki genel olarak artık rasyonel üretimden söz edilemezdi. Neyin rasyonel olduğunu tanımanın bir aracı olmazdı ve böylece üretim bilinçli olarak iktisadilik üzerine ayarlanamazdı. Bunun, insanların mallarla beslenmesine yönelik sonuçlarından büsbütün bağımsız olarak bile, ne anlama geldiği açıktır. Eylemin rasyonalitesi, asıl alanının bulunduğu sahadan kovulur. O zaman hâlâ eylemin rasyonalitesi, hatta düşüncede hâlâ rasyonalite ve mantık var olabilecek midir? Tarihsel olarak insan rasyonalizmi iktisattan doğmuştur. Buradan kovulduğunda hâlâ ayakta kalabilecek midir?

Bir süreliğine, binlerce yıllık özgür iktisat boyunca toplanan deneyimlerin anısı, iktisat sanatının tam çöküşünü durdurabilir nitelikte olabilir. Eski yöntem türleri korunacaktır; rasyonel oldukları için değil, gelenek aracılığıyla kutsanmış göründükleri için. Bu arada bunlar, yeni koşullara artık karşılık gelmedikleri için rasyonellikten çıkmış olacaklardır. İktisadi düşüncenin genel gerilemesi yoluyla, onları iktisadi olmaktan çıkaracak değişiklikler geçireceklerdir. Beslenme artık anarşik bir biçimde gerçekleşmeyecektir, bu doğrudur. İhtiyaç karşılamaya hizmet eden bütün eylemlerin üzerinde bir üst merciin buyruğu egemen olacaktır. Ne var ki anarşik üretim biçiminin iktisadının yerini, akıldan yoksun bir aygıtın anlamsız davranışı almış olacaktır. Çarklar dönecek, ama boşa dönecektir.

Sosyalist toplumun durumunu gözünüzde canlandırın. Orada içinde çalışılan yüzlerce ve binlerce atölye vardır. Bunların pek azı kullanıma hazır mallar üretir; çoğunluğunda üretim araçları ve yarı mamuller üretilir. Bütün bu işletmeler birbirleriyle bağlantı içindedir. Her iktisadi mal, tüketime hazır hale gelene dek bunların sırayla içinden geçer. Ne var ki bu sürecin dinmek bilmeyen mekanizması içinde iktisat yönetimi, yolunu bulmanın her olanağından yoksundur. İş parçasının kat etmesi gereken yolda gereksiz yere alıkonulup konulmadığını, tamamlanmasında emek ve malzeme israf edilip edilmediğini saptayamaz. Şu ya da bu üretim türünün daha avantajlı olduğunu öğrenmenin ne olanağı olurdu? Olsa olsa üretimin tüketime hazır nihai sonucunun niteliğini ve miktarını karşılaştırabilir, ama üretimde yapılan harcamayı karşılaştırma durumunda ancak en seyrek durumlarda olabilecektir. İktisadi yönetiminin hangi amaçlara yönelmesi gerektiğini tam olarak bilir ya da bildiğini sanır ve buna göre davranmalıdır, yani amaçlanan hedeflere en az harcamayla ulaşmalıdır. En ucuz yolu bulmak için hesaplamalıdır. Bu hesap doğal olarak ancak bir değer hesabı olabilir; teknik olamayacağı, malların ve hizmetlerin nesnel kullanım değeri (fayda değeri) üzerine kurulamayacağı kendiliğinden açıktır ve daha yakın bir gerekçelendirmeye gereksinim duymaz.

Üretim araçları üzerindeki özel mülkiyete dayanan iktisadi düzende değer hesabı, toplumun bütün bağımsız üyeleri tarafından yürütülür. Herkes onun oluşumuna iki türlü katılır: bir kez tüketici olarak, bir kez de üretici olarak. Tüketici olarak kullanıma ve tüketime hazır malların değer sıralamasını saptar; üretici olarak yüksek dereceden malları, en yüksek getiriyi sağlamayı vaat ettikleri kullanıma çeker. Böylece bütün yüksek dereceden mallar da, toplumsal üretim ilişkilerinin ve toplumsal ihtiyaçların anlık durumuna göre kendilerine düşen değer sıralamasını alırlar. Bu iki değerlendirme sürecinin birlikte işlemesi yoluyla, iktisadi ilkenin her yerde, hem tüketimde hem üretimde egemenliğe ulaşması sağlanır. Herkesin her an kendi ihtiyacını iktisadilik hesabıyla uyumlu kılmasına olanak tanıyan, o tam olarak kademelendirilmiş fiyat sistemi oluşur.

Bütün bunlar sosyalist toplumda zorunlu olarak eksiktir. İktisat yönetimi en acil olarak ne tür mallara gereksinim duyduğunu tam olarak biliyor olabilir. Ama bununla iktisadi hesap için gerekenin ancak bir kısmını bulmuştur. Öteki kısımdan, üretim araçlarının değerlendirilmesinden yoksun kalmak zorundadır. Üretim araçlarının tümüne düşen değeri saptayabilir; bu değer, doğal olarak, onun aracılığıyla karşılanan ihtiyaçların tümüne düşen değere eşittir. Tek bir üretim aracının değerinin ne kadar büyük olduğunu da, onun ortadan kalkmasıyla doğan ihtiyaç karşılama kaybının önemini hesaplayarak hesaplayabilir. Ne var ki, bütün fiyatların ortak bir para ifadesine indirgenebildiği özgür iktisadın yapabildiği gibi, onu yeknesak bir fiyat ifadesine indirgeyemez.

Parayı zorunlu olarak büsbütün ortadan kaldırmak zorunda olmasa da, üretim araçlarının (emek dahil) fiyatlarının para cinsinden ifadesini olanaksız kılan sosyalist iktisatta, para, iktisadi hesapta hiçbir rol oynayamaz1.

Yeni bir demiryolu hattının inşasını düşünelim. Bu hat hiç inşa edilmeli mi ve eğer edilecekse, düşünülebilecek birçok güzergâhtan hangisi inşa edilmelidir? Serbest mübadele ve para ekonomisinde hesap para cinsinden yapılabilir. Yeni hat belirli mal sevkiyatlarını ucuzlatacaktır ve artık bu ucuzlamanın, yeni hattın inşası ve işletilmesinin gerektirdiği harcamaları aşacak kadar büyük olup olmadığı hesaplanabilir. Bu yalnızca para cinsinden hesaplanabilir. Farklı türdeki ayni harcamaların ve ayni tasarrufların karşılaştırılması yoluyla burada bir sonuca varmak mümkün değildir. Farklı niteliklerdeki emeğin iş saatlerini, demiri, kömürü, her türden yapı malzemesini, makineleri ve demiryollarının inşası ve işletilmesinin gerektirdiği diğer şeyleri ortak bir ifadeye getirme olanağı yoksa, hesap yürütülemez. Ekonomik açıdan akılcı bir güzergâh belirleme yalnızca, söz konusu olan bütün malları paraya indirgemek mümkünse olanaklıdır. Kuşkusuz para hesabının kusurları ve ağır eksiklikleri vardır, ama onun yerine koyacak daha iyi bir şeyimiz de yoktur; yaşamın pratik amaçları için sağlam bir para düzeninin para hesabı yine de yeterlidir. Ondan vazgeçersek, her türlü ekonomik kalkülasyon düpedüz olanaksız hâle gelir.

Sosyalist topluluk elbette kendine bir çıkar yol bulacaktır. Bir buyrukla konuşacak ve planlanan inşaata lehte ya da aleyhte karar verecektir. Ne var ki bu karar en iyi olasılıkla belirsiz tahminlere dayanarak alınacaktır; hiçbir zaman kesin bir değer kalkülasyonunun temeline oturmayacaktır.

Durağan ekonomi ekonomik hesap olmaksızın da işini görebilir. Burada ekonomik açıdan zaten hep aynı şey yinelenir ve durağan sosyalist ekonominin ilk düzenlenişinin serbest ekonominin son sonuçlarına dayanarak gerçekleştiğini varsayarsak, o zaman gerektiğinde ekonomik açıdan akılcı biçimde yönetilen bir sosyalist üretimi tasavvur edebilirdik. Ancak bu yalnızca düşüncede olanaklıdır. Verilerin sürekli değişmesi nedeniyle yaşamda hiçbir zaman durağan ekonominin var olamayacağını – öyle ki ekonomik faaliyetin durağanlığı, her ne kadar düşüncemiz ve ekonomik olana ilişkin bilgimizin oluşması için zorunlu olsa da, yaşamda hiçbir durumun karşılık gelmediği yalnızca düşünsel bir varsayımdır – bir yana bıraksak bile, sosyalizme geçişin daha gelir farklarının dengelenmesi ve bunların yol açtığı tüketimdeki, dolayısıyla üretimdeki kaymalar yüzünden bütün verileri öyle değiştireceğini varsaymak zorundayız ki, serbest ekonominin son durumuna bağlanmak olanaksızdır. O zaman ise karşımızda, olanaklı ve düşünülebilir ekonomik bileşimler okyanusunda ekonomik hesabın pusulası olmaksızın dolaşıp duran bir sosyalist ekonomik düzen vardır.

Her ekonomik değişim, sosyalist toplulukta böylece, başarısı ne önceden tahmin edilebilen ne de sonradan geriye dönük olarak saptanabilen bir girişim hâline gelir. Burada her şey karanlıkta el yordamıyla yapılır. Sosyalizm, ekonomideki akılcılığın ortadan kaldırılmasıdır.

Her büyük işletmede tek tek üretim birimleri ya da işletme bölümleri hesaplamada belli bir dereceye kadar özerktir. Birbirlerine karşılıklı olarak malzeme ve emek hesabı yürütürler ve her tek grup için ayrı bir bilanço düzenlemek ve onların faaliyetinin ekonomik sonuçlarını hesapsal olarak kavramak her an olanaklıdır. Bu yolla, her tek bölümün hangi başarıyla çalıştığı saptanabilir ve buna göre mevcut grupların yeniden düzenlenmesi, daraltılması, kapatılması ya da genişletilmesi ve yenilerinin kurulması üzerine kararlar alınabilir. Bu tür hesaplamalarda kuşkusuz bazı hatalar kaçınılmazdır. Bunlar kısmen genel masrafların bölüştürülmesinde ortaya çıkan güçlüklerden kaynaklanır. Başka hatalar ise, bazı bakımlardan kesin olarak saptanamayan verilerle hesap yapma zorunluluğundan doğar; örneğin bir yöntemin kârlılığını saptarken kullanılan makinelerin amortismanı, belirli bir kullanım süresinin varsayımı altında hesaplandığında. Ne var ki bütün bu tür hatalar belirli dar sınırlar içinde tutulabilir, öyle ki hesabın genel sonucunu bozmazlar. Geriye kalan belirsizlik, ulusal ekonominin dinamik durumunda zorunlu olarak verili olan gelecekteki koşulların belirsizliğinin hesabına yazılır.

Şimdi, benzer biçimde sosyalist toplulukta da tek tek üretim gruplarının özerk hesaplamasıyla denemek yakın bir olasılık gibi görünür. Ne var ki bu büsbütün olanaksızdır. Çünkü bir ve aynı işletmenin tek tek kollarının o özerk hesaplaması yalnızca, piyasa mübadelesinde kullanılan her türden mal ve emek için, hesabın temeli olarak alınabilecek piyasa fiyatlarının oluşmasına dayanır. Serbest piyasa mübadelesinin bulunmadığı yerde fiyat oluşumu yoktur; fiyat oluşumu olmadan da ekonomik hesap yoktur.

Tek tek işletme grupları arasında mübadeleye izin vermek ve böylece mübadele oranlarının (fiyatların) oluşumuna ulaşmak ve sosyalist toplulukta da ekonomik hesap için bir temel yaratmak düşünülebilirdi. Üretim araçları üzerinde özel mülkiyet tanımayan tek bütün ekonomi çerçevesinde, tek tek çalışma grupları özerk tasarruf yetkisine sahip birimler olarak kurulur; bunlar üst ekonomi yönetiminin yönergelerine uymak zorunda olsalar da, birbirlerine maddi malları ve emek hizmetlerini yalnızca, genel bir mübadele aracıyla ödenecek bir bedel karşılığında devrederler. Bugün tam sosyalleştirme ve benzeri şeylerden söz edildiğinde, sosyalist üretim işletmesinin düzeni aşağı yukarı böyle tasavvur edilir. Ama burada da yine belirleyici noktanın çevresinden dolanmak mümkün değildir. Üretim mallarının mübadele oranları yalnızca üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet zemininde oluşabilir. »Kömür topluluğu« »demir topluluğuna« kömür teslim ettiğinde, iki topluluk kendi işletmelerinin üretim araçlarının sahibi olmadıkça hiçbir fiyat oluşamaz. Bu ise sosyalleştirme değil, işçi kapitalizmi ve sendikalizm olurdu.

Emek değer kuramı zemininde duran sosyalist kuramcı için iş elbette epeyce basittir. »Toplum üretim araçlarına sahip olup onları doğrudan toplumsallaştırılmış biçimde üretime kullandığı anda, herkesin emeği, özgül yararlı niteliği ne denli farklı olursa olsun, baştan itibaren ve doğrudan toplumsal emek hâline gelir. Bir üründe içerilen toplumsal emek miktarının o zaman bir dolambaçlı yoldan saptanmasına gerek kalmaz; günlük deneyim, bundan ortalama ne kadar gerektiğini doğrudan gösterir. Toplum, bir buhar makinesinde, son hasadın bir hektolitre buğdayında, belirli kalitedeki yüz metrekare kumaşta kaç iş saati içerildiğini basitçe hesaplayabilir. ... Kuşkusuz o zaman da toplum, her kullanım nesnesinin üretimi için ne kadar emek gerektiğini bilmek zorunda olacaktır. Üretim planını, başta iş gücü olmak üzere üretim araçlarına göre düzenlemek durumunda olacaktır. Çeşitli kullanım nesnelerinin yarar etkileri, birbirleriyle ve üretimleri için gereken emek miktarlarıyla tartılarak, sonunda planı belirleyecektir. İnsanlar, çok ünlü ‚değer‘in araya girmesi olmaksızın her şeyi pek basitçe halledivermektedir«⁷.

Emek değer kuramına yöneltilen eleştirel itirazları burada bir kez daha ileri sürmek bizim görevimiz değildir. Bunlar bu bağlamda bizi yalnızca, emeğin sosyalist bir topluluğun değer hesabı için kullanılabilirliğinin değerlendirilmesi bakımından önem taşıdıkları ölçüde ilgilendirebilir.

Emek hesabı, ilk bakışta üretimin insanın dışında yer alan doğal koşullarını da göz önünde bulundurur gibidir. Toplumsal olarak gerekli ortalama emek zamanı kavramında, azalan verim yasası, doğal üretim koşullarının farklılığı nedeniyle etkili olduğu ölçüde zaten göz önünde bulundurulur. Bir malın talebi artar ve bu nedenle daha kötü doğal üretim koşullarının kullanılması gerekirse, o zaman bir birimin üretimi için ortalama olarak gereken toplumsal emek zamanı da artar. Daha elverişli doğal üretim koşulları bulmak başarılırsa, o zaman toplumsal olarak gereken emek niceliği düşer⁸. Ne var ki üretimin doğal koşullarının bu biçimde göz önünde bulundurulması, yalnızca tam olarak, kendini toplumsal olarak gerekli emek miktarındaki değişimlerde dışa vurduğu kadar ileri gider. Bunun ötesinde emek hesabı işlemez. Maddi üretim etmenlerinin tüketimini büsbütün dikkate almaz. P ve Q mallarının üretimi için gerekli toplumsal olarak zorunlu emek zamanının her biri için 10’ar saat olduğunu varsayalım. Hem bir birim P’nin hem de bir birim Q’nun üretimi için emeğin yanı sıra, bir birimi bir saatlik toplumsal olarak gerekli emekle üretilen a malzemesinin de kullanılması gerektiğini, ve P’nin üretimi için iki birim a ile ek olarak 9 iş saatinin, Q’nun üretimi için ise bir birim a ile ek olarak 9 iş saatinin gerektiğini düşünelim. Emek hesabında P ile Q eşdeğer olarak görünür, değer hesabında ise P, Q’dan daha yüksek değerlendirilmek zorunda kalırdı. Birincisi yanlıştır, hesabın özüne ve amacına yalnızca ikincisi uygundur. Değer hesabının P’yi Q’dan daha yüksek koyduğu bu fazlanın, bu maddi alt katmanın »insanın katkısı olmaksızın doğadan gelen biçimde mevcut« olduğu⁹ doğrudur. Ne var ki o, ancak bir iktisadi tasarruf konusu hâline gelecek kadar az bir miktarda mevcutsa, o zaman herhangi bir biçimde değer hesabına da girmek zorundadır.

Emek hesabının ikinci eksikliği, emeğin farklı niteliğini göz önünde bulundurmamasıdır. Marx için bütün insan emeği iktisadi bakımdan aynı türdendir, çünkü o her zaman »insan beyninin, kasının, sinirinin, elinin vb. üretken harcanması«dır. »Karmaşık emek yalnızca potansiyelleştirilmiş ya da daha doğrusu çarpılmış basit emek olarak geçerlidir, öyle ki daha küçük bir miktar karmaşık emek, daha büyük bir miktar basit emeğe eşittir. Bu indirgemenin sürekli gerçekleştiğini deneyim gösterir. Bir mal en karmaşık emeğin ürünü olabilir, değeri onu basit emeğin ürününe eşitler ve bu nedenle kendisi yalnızca belirli bir miktar basit emeği temsil eder«¹⁰. Böhm-Bawerk, bu kanıtlamayı »şaşırtıcı bir saflıkta kuramsal bir hokkabazlık« diye nitelediğinde haksız değildir¹¹. Marx’ın savının değerlendirilmesi için, bütün insan emeğinin – hem bedensel hem de sözde zihinsel emeğin – tek bir fizyolojik ölçüsünü bulmanın mümkün olup olmadığı pekâlâ bir yana bırakılabilir. Çünkü kesin olan şudur ki, insanlar arasında bizzat yetenek ve beceri farklılıkları vardır ve bunlar, emek ürünlerinin ve emek hizmetlerinin farklı nitelikte olmasına yol açar. Emek hesabının ekonomik hesap olarak kullanılıp kullanılamayacağı sorusunun çözümünde belirleyici olması gereken şey, farklı türdeki emeği, iktisadi tasarrufta bulunan öznelerin ürünleri değerlendirmesi ara halkası olmaksızın tek bir ortak paydaya getirmenin mümkün olup olmadığıdır. Marx’ın bunun için getirmeye çalıştığı kanıt başarısız olmuştur. Deneyim, malların basit ya da karmaşık emeğin ürünleri olup olmadıklarına bakılmaksızın mübadele oranlarına sokulduklarını elbette gösterir. Ne var ki bu, ancak emeğin mübadele değerinin kaynağı olduğu saptanmış olsaydı, belirli miktarlardaki basit emeğin doğrudan belirli miktarlardaki karmaşık emeğe eşitlendiğinin bir kanıtı olurdu. Bu ise saptanmış olmadığı gibi, tam da Marx’ın o açıklamalarla daha kanıtlamak istediği şeydir.

Mübadelede ücret oranında basit ile karmaşık emek arasında bir ikame ilişkisinin oluşmuş olması – ki Marx o yerde buna değinmemektedir – bu aynı türdenliğin kanıtı da olamaz. Bu eşitleme, piyasa mübadelesinin bir sonucudur, onun ön koşulu değildir. Emek hesabı, karmaşık emeğin basit emekle ikamesi için keyfî bir oran saptamak zorunda kalırdı ki, bu da onun ekonomi yönetimi için kullanılabilirliğini dışlar.

Uzun süre, emek değer teorisinin sosyalizm için, üretim araçlarının toplumsallaştırılması talebini etik açıdan temellendirmek üzere zorunlu olduğu sanıldı. Bugün bunun bir yanılgı olduğunu biliyoruz. Sosyalist taraftarlarının çoğunluğu onu bu biçimde kullanmış olsa ve hatta ilkesel olarak başka bir bakış açısı benimsemiş olmasına rağmen Marx bile bu hatadan kendini tümüyle kurtaramamış olsa da, şu açıktır ki, bir yandan sosyalist üretim tarzının yürürlüğe konmasına yönelik siyasi talep ne emek değer teorisinin desteğine muhtaçtır ne de bu öğretiden bir destek alabilir; öte yandan iktisadi değerin özü ve kökeni hakkında başka bir görüşü savunanlar da kanaat itibarıyla sosyalist olabilirler. Ne var ki, emek değer teorisi, alışılmış olandan başka bir anlamda, sosyalist üretim tarzını savunanlar için içsel bir zorunluluktur. Büyük ölçekte sosyalist üretim ancak, mübadelesiz ve parasız iktisatta dahi iktisadi hesabı mümkün kılacak, nesnel olarak kavranabilir bir değer büyüklüğü mevcut olsaydı rasyonel biçimde uygulanabilir görünebilirdi. Böyle bir büyüklük olarak ise düşünülebilir biçimde yalnızca emek söz konusu olabilirdi.

Bölüm IV.

Kamusal iktisadi işletmede sorumluluk ve girişim

İktisadi hesap sorunuyla sıkı bir bağ içinde, kamusal iktisadi işletmede sorumluluk ve girişim sorunu durmaktadır. »Özel işletme yönetiminin başarılarının dayandığı serbest girişimin ve bireysel sorumluluk üstlenme isteğinin devre dışı bırakılması«nın, kamusal iktisadi örgütler için en ağır tehlikeyi oluşturduğu artık genel olarak kabul edilmektedir¹².

Çoğu sosyalist bu sorunun üzerinden suskunlukla geçer. Bir kısmı ise onu, anonim şirketlerin direktörlerine işaret ederek halledebileceğine inanır. Bunlar da üretim araçlarının sahibi değildir, oysa işletmeler onların yönetimi altında gelişip serpilmektedir. Hissedarların yerine toplum üretim araçlarının mülkiyetine geçerse, hiçbir şey değişmeyecektir. Direktörler toplum için, hissedarların hesabına çalıştıklarından daha kötü çalışmayacaklardır.

Anonim şirketlerin ve benzeri işletmelerin iki grubunu birbirinden ayırt etmeliyiz. Bunların bir kısmında – ki bunlar çoğunlukla yalnızca küçük şirketlerdir – anonim şirketin hukuki biçimi içinde birkaç kişi – çoğu kez işletmenin kurucusunun mirasçıları, çoğu kez de artık birleşmiş olan eski rakipler – ortak işletme faaliyetinde birleşmiştir. İşlerin asıl yönetimi ve idaresi burada bizzat hissedarların ya da en azından hissedarların bir kısmının elindedir; bunlar kendi çıkarlarına ve kendilerine akrabalık bakımından yakın olan hissedarların – kadınların, küçüklerin vb. – çıkarına işleri yürütürler. Yönetim kurulu ya da denetim kurulu üyesi olarak, direktör olarak, kimi zaman da hukuken mütevazı bir konumda, işlerin yürütülmesi üzerinde belirleyici etkiyi bizzat üstlenirler. Hisse sermayesinin bir kısmının kimi zaman bir finans konsorsiyumunun ya da bir bankanın elinde bulunması da bunda hiçbir şeyi değiştirmez. Burada anonim şirket, kollektif ticaret şirketinden gerçekten yalnızca hukuki biçimi bakımından ayrılır.

Büyük anonim şirketlerde durum başkadır. Burada hissedarların yalnızca bir kısmı – büyük hissedarlar – işletmenin asıl yönetimine katılır. Bunlar kural olarak, her mülk sahibi gibi işletmenin gelişmesinde aynı çıkara sahiptir. Ne var ki, hisse sermayesinin çoğunluğuna sahip olsalar bile yönetimden dışlanmış olan büyük kalabalıktaki küçük hissedarlardan başka çıkarlara sahip olmaları da mümkündür. O zaman, örneğin işletmenin işleri yöneticilerin çıkarına, hissedarları zarara uğratacak biçimde yürütülürse, ağır çatışmalar baş gösterebilir. Ne olursa olsun, şirketlerdeki gerçek güç sahiplerinin işleri kendi çıkarlarına yürüttüğü açıktır; bu, hissedarlarınkiyle örtüşsün ya da örtüşmesin. Yalnızca geçici bir kazanç sağlamak istemeyen, sağlam bir anonim şirket yöneticisi için, uzun vadede genel olarak, daima yalnızca hissedarların çıkarını temsil etmek ve onları zarara uğratabilecek manipülasyonlardan kaçınmak avantajlı olacaktır. Bu, ilk planda, halk nezdinde sahip oldukları ihraç kredisini tehlikeye atmak istemeyen bankalar ve finans grupları için geçerlidir. Demek ki anonim şirketler gelişip serpildiğinde belirleyici olan yalnızca etik saikler değildir.

Bir işletme devletleştirildiğinde bütün bunlar değişir. Özel kişilerin maddi çıkarlarının devre dışı bırakılmasıyla, harekete geçirici güç de ortadan kalkar; ve devlete ve belediyeye ait işletmeler iktisaden hiç gelişip serpildiyse, bunu özel işletmelerden alınan düzenlemelere ya da üretim araçlarını ve hammaddeleri satın aldıkları girişimciler tarafından durmaksızın reformlara ve yeniliklere zorlanmalarına borçludurlar.

Kamusal iktisadi işletmelerden üretimde reformlara ve iyileştirmelere hiçbir dürtünün çıkmadığı, ihtiyacın değişen koşullarına uyum sağlayamadıkları, tek sözcükle ulusal iktisadın organizması içinde ölü bir uzuv oluşturdukları, devlet ve belediye sosyalizmi denemelerine onyıllar boyunca geriye dönüp bakabilecek durumda olduğumuz şimdi genel olarak kabul edilmektedir. Onlara can üflemeye yönelik bütün denemeler bugüne kadar boşa çıkmıştır. Bunu maaş reformlarıyla başarabileceği sanıldı. Bu işletmelerin yöneticilerini hasılata ilgilendirmek istediler ve böylece onları büyük anonim şirketlerin yöneticileriyle eşit konuma getireceklerini düşündüler. Bu büyük bir yanılgıdır. Büyük anonim şirketlerin yöneticileri, yönettikleri işletmelerin çıkarlarıyla, kamusal işletmelerde hiçbir zaman olamayacağı kadar bambaşka bir biçimde bağlanmışlardır. Ya hisse sermayesinin hiç de küçümsenmeyecek bir kısmının zaten sahibidirler ya da zaman içinde sahibi olmayı umarlar. Ayrıca işletmelerinin değerleri üzerinden borsa oyunuyla kazanç sağlayabilecek durumdadırlar. Konumlarını miras bırakma ya da hiç değilse mirasçılarına kendi etkilerinin bir kısmını sağlama olanağına sahiptirler. Hisse biçiminde işletilen işletmelerin başarılarını borçlu olduğu tip, düşünme tarzı ve duyuşuyla kamu memuruna bir bakıma benzeyen rahat, keyfine düşkün genel direktör değildir; aksine hisse mülkiyetiyle ilgilendirilmiş yönetici ve promotör ile faiseur'dür, yani tam da devletleştirme ve belediyeleştirme eylemlerinin amacının devre dışı bırakmak olduğu kişilerdir.

Sosyalist temelde bir iktisadi düzenin gelişmesini güvence altına almak için böyle çarelere başvurulması, sosyalist anlamda hiç de tutarlı düşünülmüş değildir. Bütün sosyalizm – Karl Marx'ınki ve onun ortodoks taraftarlarınınki de – sosyalist topluluk içinde bireylerin çıkarları ile bütünün çıkarları arasında bir karşıtlığın hiç doğamayacağı anlayışından hareket eder. Herkes, bütün iktisadi faaliyetin hasılatına ortak olduğundan, zaten kendi çıkarına olarak elinden gelenin en iyisini yapmaya çabalayacaktır. Bireyin kendisinin çalışkan ve gayretli olup olmamasının pek az ağırlık taşıdığı, onun için başka herkesin öyle olmasının daha önemli olduğu yolundaki yakındaki itiraz, onlar tarafından ya hiç dikkate alınmaz ya da yetersiz biçimde dikkate alınır. Sosyalist topluluğu yalnızca kategorik imperatif üzerine inşa edebileceklerine inanırlar. Bu konuda işi ne kadar kolaya almaya alışkın olduklarını, herhalde en iyi şu iddiayı ortaya atan Kautsky gösterir: »Sosyalizm toplumsal bir zorunluluksa, eğer insan doğasıyla çatışmaya girerse, alttan alacak olan bu doğa olurdu, sosyalizm değil«2. Bu, en saf hâliyle ütopizmdir.

Ama varsayalım ki, sosyalistlerin bu ütopik beklentileri gerçekten yerine gelebilsin; sosyalist topluluk içinde her bir birey, bugün serbest rekabetin baskısı altında bulunduğu yerde gösterdiğinden daha az olmayan bir gayretle faaliyette bulunmaya çabalasın; o zaman bile, hiçbir iktisadi hesap tanımayacak olan sosyalist toplulukta iktisadi faaliyetin başarısının neye göre ölçüleceği sorunu çözülmeden kalır. İnsan iktisadilik konusunda berraklığa ulaşamıyorsa, iktisadi davranamaz.

Sevilen bir slogana göre, kamusal iktisadi işletmelerde daha az bürokratik ve daha çok tüccarca düşünülmesi gerekirmiş; o zaman bunlar tıpkı özel işletmeler kadar iktisadi çalışırmış. Yönetici makamlar tüccarlarla doldurulmalıymış; o zaman hasılat hemen artarmış. Ne var ki »tüccarlık« hiç de keyfe göre aktarılabilen dışsal bir şey değildir. Tüccarlık niteliği, bir kişinin doğuştan gelen yetenekten kaynaklanan ya da bir ticaret okulundaki öğrenimlerle, bir ticarethanede çalışmakla veya bir süre bizzat girişimci olunmasıyla edinilen bir özelliği değildir. Girişimcinin tüccarca düşünmesi ve çalışması, onun iktisadi süreçteki konumundan doğar ve onunla birlikte yitirilir. Başarılı bir girişimci kamusal iktisadi bir işletmenin yöneticisi olarak atanırsa, eski konumundan birtakım deneyimleri yanında getirebilir ve bir süre daha rutin biçimde değerlendirebilir. Ne var ki kamusal iktisadi faaliyete girmesiyle birlikte tüccar olmaktan çıkar ve kamu hizmetindeki her başka memur gibi bir bürokrat olur. Tüccarı tüccar yapan; muhasebe, işletme örgütlenmesi ve ticari mektup üslubu bilgisi değil, bir ticaret yüksekokulunu bitirmiş olmak değildir; aksine onun üretim sürecindeki, işletmenin çıkarını kendi çıkarıyla örtüştüren karakteristik konumudur. Bu yüzden Otto Bauer'in yakınlarda yayımlanan yazısında, iktisadi süreçte önderliğin devredileceği ulusal merkez bankasının yöneticilerini, içinde ticaret yüksekokullarının öğretim üyelerinden temsilcilerin de yer alacağı bir kurula belirleterek atatmayı önermesi, sorunun bir çözümü değildir¹⁴. Böylece göreve çağrılan direktörler, Platon'un filozofları gibi en bilge ve en iyi kişiler olabilirler; ama sosyalist bir topluluğun yöneticileri konumlarında asla tüccar olamazlar, daha önce tüccar olmuş olsalar bile.

Kamusal iktisadi işletmelerin yönetimlerinde girişim eksikliği olduğu yolundaki yakınma yaygındır. Bunun örgütlenmedeki değişikliklerle giderilebileceğine inanılır. Bu da ağır bir yanılgıdır. Kamusal iktisadi bir işletmede idareyi tümüyle bir adamın eline bırakmak mümkün değildir; çünkü onun, topluluğa ağır zarar verecek hatalar işleyeceğinden korkmak gerekir. Ama belirleyici kararlar kurullardaki oylamalara ya da üst makamların onayına bağlanırsa, o zaman da bireyin girişimine sınırlar konmuş olur. Kurullar cüretli yenilikler getirmeye nadiren eğilimlidir. Kamu işletmesinde serbest girişimin eksikliği örgütlenmenin kusurlarına dayanmaz; bu işletmenin özünde temellenir. Bir memura, ne kadar yüksek konumda olursa olsun, üretim araçları üzerinde serbest tasarruf yetkisini devretmek olmaz; üstelik onu faaliyetinin iyi sonuçlanmasında maddi olarak ne kadar çok ilgilendirirsen, o kadar az olur. Zira kayıplar için, mülkü olmayan yöneticiyi pratikte daima yalnızca ahlaki biçimde sorumlu tutabilirsin. Maddi kazanç şansının karşısında, demek ki yalnızca ahlaki kayıp şansları dururdu. Buna karşılık mülk sahibi sorumluluğu bizzat taşır; çünkü başarısız işletmelerden doğan zararı ilk planda kendisi hisseder. İşte liberal ve sosyalist üretim tarzı arasındaki karakteristik fark tam da bunda yatar.

Bölüm V.

En yeni sosyalist doktrin ve iktisadi hesap sorunu

Rusya'da, Macaristan'da, Almanya'da ve Avusturya'da en son olaylar sosyalist partileri iktidara taşıdığından ve böylece sosyalist toplumsallaştırma programının uygulanmasını dolaysız bir yakınlığa getirdiğinden bu yana, Marksist yazarlar da sosyalist topluluğun düzenlenmesi sorunlarıyla daha yakından uğraşmaya başladılar. Ama şimdi bile çekirdek sorulardan hâlâ ihtiyatla kaçınıyor, onlarla uğraşmayı hor görülen »ütopistlere« bırakıyorlar. Kendileri ise, önce yapılması gerekenle yetinmeyi tercih ediyorlar; daima yalnızca sosyalizme giden yol hakkında programlar getiriyorlar, sosyalizmin kendisi hakkında değil. Bütün bu yazılardan yalnızca şu tek şeyi görebiliyoruz: Sosyalist devletteki büyük iktisadi hesap sorunu onların bilincine hiçbir biçimde varmamıştır.

Sosyalist toplumsallaştırma programının gerçekleştirilmesi yolunda son ve belirleyici adım olarak Otto Bauer'e bankaların toplumsallaştırılması görünür. Bütün bankalar toplumsallaştırılıp tek bir merkez bankasında birleştirildiğinde, bu bankanın yönetim kurulu »en yüksek iktisadi makama, bütün ulusal ekonominin en üst yönetici organına« dönüşür. »Toplum, çalışmasını planlı biçimde yönetme, üretimin tek tek dallarına planlı biçimde dağıtma, halkın gereksinimine planlı biçimde uyarlama gücünü ancak bankaların toplumsallaştırılması yoluyla kazanır«¹⁵. Bankaların toplumsallaştırılması gerçekleştirildikten sonra sosyalist toplulukta egemen olması gereken para düzeninden Bauer'de hiç söz edilmez. Diğer Marksistler gibi o da, gelecekteki sosyalist toplum düzeninin gelişmiş kapitalizmin koşullarından ne denli basit ve kendiliğinden bir biçimde geliştiğini göstermeye çalışır. Bankaları sosyalleştirmek ve böylece sosyalizm yapısının kilit taşını yerine koymak için, »bugün bankaların hissedarlarının, seçtikleri yönetim kurulları aracılığıyla kullandıkları gücün, halkın bütününün temsilcilerine devredilmesi yeterlidir«¹⁶. Bauer bu sırada okurlarını, bankaların özünün toplumsallaştırma ve tek bir merkez bankasında birleştirme yoluyla tümüyle değiştiği konusunda bütünüyle karanlıkta bırakır. Bütün bankalar bir kez tek bir bankada eridiklerinde, özleri baştan sona dönüşmüş olur; o zaman hiçbir sınırlama olmaksızın dolaşım araçları çıkarabilecek konuma gelirler. Böylece bugün sahip olduğumuz biçimiyle para düzeni kendiliğinden ortadan kalkar¹⁷. Ama bunun ötesinde, tek merkez bankası, başka bakımlardan da zaten tümüyle sosyalist olan bir toplulukta toplumsallaştırılırsa, o zaman piyasa ilişkisi ortadan kaldırılır ve her türlü değişim ilişkisi yürürlükten kalkar. O zaman banka, banka olmaktan çıkar; kendine özgü işlevleri söner, çünkü böyle bir toplumda onun için artık hiçbir yer kalmamıştır. Banka adının korunması, sosyalist topluluğun en üst iktisadi yönetimine banka müdürlüğü denmesi ve onun, eskiden bir bankanın oturduğu bir binaya yerleşmesi mümkündür. Ama o zaman bu artık bir banka değildir; üretim araçlarının özel mülkiyetine ve genel bir değişim aracısının, paranın, kullanımına dayanan iktisadi düzende bankaların yerine getirdiği işlevlerin hiçbirini yerine getirmez. Artık kredi vermez, çünkü sosyalist toplulukta anlaşılır biçimde hiçbir kredi olamaz. Bauer'in kendisi bir bankanın ne olduğunu söylemez, ama yazısında bankaların toplumsallaştırılmasına ilişkin bölümü şu cümlelerle başlatır: »Kullanılabilir bütün sermayeler ... bankalarda bir araya akar«¹⁸. Bir Marksist olarak ona, sermaye ilişkisinin kaldırılmasından sonra bankaların etkinliğinin ne olacağı sorusunu sorması gerekmez miydi?

Sosyalist topluluğun kurulması sorunlarıyla uğraşan diğer bütün yazarlar da benzer bir bulanıklığa düşmekten suçludur. Onlar, değişimin ve piyasanın fiyat oluşumunun ortadan kaldırılmasıyla iktisadi hesabın temellerinin yok edildiğini ve eğer bütün iktisat yürürlükten kaldırılıp tam bir kaosa girilmemesi isteniyorsa bunların yerine başka bir şeyin konması gerektiğini görmezler. Sosyalist kurumların özel kapitalist iktisadın kurumlarından hiç güçlük çekmeksizin gelişebileceğine inanılır. Bu, hiçbir durumda doğru değildir. Ama sosyalist toplulukta bankalardan, bir banka yönetiminden ve benzerlerinden söz edildiğinde bu, düpedüz tuhaf bir hal alır.

Sovyetlerin egemenliği altında Büyük Rusya'da ve Macaristan'da oluşan koşullara yapılan gönderme hiçbir şey söylemez. Orada gördüğümüz, mevcut bir toplumsal üretim düzeninin yok edilmesi tablosundan başka bir şey değildir; bunun yerine kapalı köylü ev ekonomisi geçer. Toplumsal işbölümüne dayanan bütün üretim dalları tam bir çözülme içindedir. Lenin ile Troçki'nin egemenliği altında olup biten, yıkım ve yok etmeden başka bir şey değildir. Liberallerin sandığı gibi sosyalizmin zorunlu olarak bu sonuçları beraberinde getirip getirmeyeceği, yoksa sosyalistlerin ileri sürdüğü gibi bunun yalnızca Sovyet cumhuriyetinin yabancı ülkelerce savaşla baskılanması durumunun bir sonucu olup olmadığı, burada bizi ilgilendirmeyen bir sorudur. Saptanması gereken yalnızca şudur: Sovyet yönetiminin sosyalist topluluğu iktisadi hesap sorununa hiç dokunmamıştır ve ona dokunmak için herhangi bir nedeni de olmamıştır. Çünkü hükümetin bütün yasaklarına karşın Sovyet Rusya'sında piyasa için hâlâ herhangi bir üretim yapıldığı yerde, hesap da parayla yapılır; çünkü oralarda üretim araçlarının özel mülkiyeti henüz vardır ve mallar para karşılığında satılır. Hükümet de buna karşı koyamaz; dolaşımdaki para miktarını bizzat artırarak, hiç olmazsa geçiş döneminde para düzenini korumanın zorunluluğunu doğrular bile.

Söz konusu olan sorunun özünün Sovyet devletinde henüz açıkça gün yüzüne çıkmadığını en iyi, Lenin'in »Sovyet İktidarının En Yakın Görevleri« adlı yazısındaki açıklamaları gösterir. Diktatörün açıklamalarında, Rus komünizminin en yakın ve en acil görevinin »kapitalistlerin daha şimdiden mülksüzleştirildiği işletmelerde ve diğer bütün iktisadi işletmelerde hesap tutmanın ve denetimin örgütlenmesi« olduğu düşüncesi durmadan yinelenir³⁹. Ne var ki Lenin, burada söz konusu olanın, »burjuva« kültürün düşünsel araçlarıyla çözülemeyecek bütünüyle yeni bir sorun olduğunu fark etmekten çok uzaktır. Gerçek bir realpolitikçi olarak, ertesi günün görevlerinin ötesini düşünmez. Çevresinde hâlâ para dolaşımını görür ve sosyalleştirmenin ilerlemesiyle birlikte, özel mülkiyetin ve onunla birlikte değişimin ortadan kalktığı ölçüde, paranın da genel olarak kullanılan bir değişim aracı konumunu yitirmek zorunda kalacağını ayrımsamaz. Lenin, parayla hesap yapan »burjuva« defter tutmasını Sovyet işletmelerine yeniden sokmak ister; açıklamalarının anlamı budur. Bu yüzden »burjuva uzmanları« da yeniden lütfen kabul etmek ister²⁰. Bunun dışında Lenin, tıpkı Bauer gibi, sosyalist toplulukta bankaların bugünkü anlamıyla işlevinin düşünülemez olduğunu hiç fark etmez. O, »bankaların devletleştirilmesini« daha da sürdürmek ve »sosyalizm altında bankaların toplumsal defter tutmanın düğüm noktalarına dönüştürülmesine« girişmek ister²¹.

Genel olarak Lenin'in, halkını ulaştırmaya çabaladığı sosyalizmin iktisadına ilişkin tasarımları oldukça bulanıktır. »Sosyalist devlet«, der, »yalnızca, üretimini ve tüketimini özenle deftere geçiren, çalışmayı iktisatlı kullanan, çalışmanın verimliliğini hiç durmadan yükselten ve böylece iş gününü yediye, altı saate ve daha da aşağıya indirme olanağını elde eden, üretici-tüketici komünlerden oluşan bir ağ olarak ortaya çıkabilir«²². »Her fabrika, her köy, genel Sovyet yasa hükümlerini kendine göre uygulama (›kendine göre‹, onları çiğneme anlamında değil, yaşamda uygulanma biçimlerinin çeşitliliği anlamında) ve üretimin hesaplanması ve ürünlerin dağıtımı sorununu kendine göre çözme hakkına ve yükümlülüğüne sahip bir üretici-tüketici komün olarak görünür²³. »Örnek komünler, geri kalmış komünlere eğitmen, öğretmen ve harekete geçirici olarak hizmet etmelidir ve edecektir.« Örnek komünlerin başarıları, iyi örnek olabilmeleri için en küçük ayrıntısına kadar duyurulacaktır. İyi »iktisadi işletme sonuçları« gösteren komünler, »iş gününün belirli bir bölümünün kısaltılması, kazancın artırılması, daha fazla miktarda kültürel ve estetik mal ve değerin bırakılması vb. yoluyla« hiç gecikmeden ödüllendirilecektir²⁴.

Bundan, Lenin'in idealinin, üretim araçlarının bütün topluluğun mülkiyeti olduğu, tek tek bölgelerin, belediyelerin, hatta işletmedeki işçilerin mülkiyeti olmadığı bir toplum durumu olduğu anlaşılır. Onun ideali sosyalisttir, sendikalist değil. Lenin gibi bir Marksist söz konusu olduğunda bunun ayrıca özellikle vurgulanmasına gerek yoktu. Bu, kuramcı Lenin'de değil, sendikalist ve küçük köylü Rus devriminin önderi olan devlet adamı Lenin'de dikkat çekicidir. Ne var ki şu an yalnızca yazarla işimiz var ve onun idealini, gerçeklik tablosunun bizi rahatsız etmesine izin vermeden, kendi başına ele alabiliriz. Buna göre her bir büyük tarımsal ya da sınai işletme, büyük çalışma topluluğunun bir halkasını oluşturur. Orada çalışanlar özyönetim hakkına sahiptir; üretimin düzenlenmesinde ve ardından kendilerine tüketim için ayrılan malların dağıtımında geniş kapsamlı bir etkiye sahiptirler. Ne var ki çalışma araçları bütün toplumun mülkiyetindedir ve bu nedenle ürün de, dağıtımı üzerinde tasarrufta bulunması için topluma düşer. Şimdi şu sorulmalıdır: Böyle örgütlenmiş sosyalist toplulukta iktisatta hesap nasıl yapılacaktır? Lenin buna, istatistiğe göndermede bulunarak yalnızca bütünüyle yetersiz bir yanıt verir. İstatistiği »kitlelere taşımak, onu halka mal etmek gerekir, ki emekçiler giderek kendileri nasıl ve ne kadar çalışılması gerektiğini, nasıl ve ne kadar dinlenilebileceğini anlamayı ve görmeyi öğrensinler – ki tek tek komünlerin iktisadi işletme sonuçlarının karşılaştırılması genel ilginin ve öğrenmenin konusu olsun«²⁵. Bu cimri imalardan, Lenin'in burada istatistikten ne anladığı, parayla hesabı mı yoksa ayni hesabı mı düşündüğü çıkarılamaz. Her durumda, sosyalist bir toplulukta üretim mallarının para fiyatlarını bilmenin olanaksızlığı ve ayni hesabın karşısına dikilen güçlükler üzerine yukarıda söylenenlere göndermede bulunmamız gerekir²⁶. İstatistik, iktisadi hesap için ancak, bu amaçlar bakımından az elverişli olduğunu kanıtladığımız ayni hesabın ötesine geçebilseydi kullanılabilir olurdu. Bu ise, malların ilişkide hiçbir değişim ilişkisinin oluşmadığı yerde elbette olanaksızdır.

Şimdiye dek yaptığımız açıklamalarda saptayabildiklerimiz karşısında, sosyalist üretim biçiminin öncülerinin, bu biçim için, üretim araçlarının özel mülkiyetine dayanan iktisadi düzene karşı daha büyük bir rasyonalite üstünlüğü iddia etmeleri dikkat çekicidir. Bu görüş, liberal iktisatta, belirli güçlerin kendilerini etkili kılmasının onun gerçekleşmesini engellemesi nedeniyle iktisadi etkinliğin rasyonalitesinin zorunlu olarak kusursuz olamayacağı savıyla desteklendiği ölçüde, bu çalışmanın çerçevesinde bizi ilgilendirmez. Bu bağlamda bizi yalnızca, bu görüşün iktisadi-teknik temellendirmesi ilgilendirebilir. Bu öğretinin savunucularının zihninde, gene tam bir tasarımı oluşturulmamış olan iktisadi rasyonaliteyle bir karşıtlık içinde bulunması gereken bulanık bir teknik rasyonalite kavramı yer alır. »Üretimin bütün teknik rasyonalitesinin, üretirken yapılan özgül harcamanın düşük düzeyiyle bir ve aynı şey olduğu«²⁷ gözden kaçırılmaya alışılmıştır. Teknik hesabın, bir sürecin »genel amaca uygunluğunun ve nihai amaca uygunluğunun derecesini«²⁸ bilmeye yetmediği, onun her zaman yalnızca tek tek süreçleri önemlerine göre derecelendirebildiği, ama bizi hiçbir zaman iktisadi genel durumun gerektirdiği o yargılara götürmediği gözden kaçırılır. Tekniğin ancak kârlılığa göre yön bulabilmesi sayesinde, bugünkü üretimin muazzam sistemi ile, öte yandan işletmelerin ve iktisadi birimlerin gereksinimi ve verim gücü arasındaki bağıntıların karmaşıklığından doğan değerlendirme güçlükleri aşılır; iktisadi olarak rasyonel eylemin gerektirdiği, genel duruma o genel bakış elde edilebilir²⁹.

Bu kuramlara egemen olan, nesnel kullanım değerinin önceliğine ilişkin bulanık tasarımdır. Gerçekte nesnel kullanım değeri, iktisadi malların değişim ilişkilerinin oluşumu üzerinde öznel kullanım değeri aracılığıyla aldığı etki yoluyla, iktisat için ancak bu yolla önem kazanabilir. İkinci bir bulanık tasarım da işin içine karışır: gözlemcinin malların yararlılığına ilişkin kişisel yargısının, iktisadi ilişkiye katılan kitlenin yargısının karşısına dikilmesi. Birisi, ulusal ekonomide sigara, içki ve benzeri keyifler için harcanan kadar çok harcamayı »rasyonel değil« buluyorsa, kendi kişisel değer yargısının bakış açısından hiç kuşkusuz haklıdır. Ne var ki bu sırada o, iktisadın yalnızca araç arayışı olduğunu ve nihai amaçların sıra düzeninin, onların belirlenmesini etkileyen bütün rasyonel değerlendirmelere halel gelmeksizin, bilmenin değil isteyişin işi olduğunu gözden kaçırır.

Sosyalist toplulukta akılcı bir iktisadın mümkün olmadığı olgusunun kavranması, doğal olarak ne sosyalizmin lehine ne de aleyhine bir argüman olabilir. Üretim mallarının ortak mülkiyeti yoluyla insanların birinci derece iktisadi mallarla ikmalinin azalacağı varsayımı altında dahi etik gerekçelerle sosyalizmi savunmaya hazır olan kimse ya da çileci ideallerin yönlendirmesiyle sosyalizmi isteyen kimse, bu olgudan ötürü çabasında etkilenmeyecektir. Muckle gibi, sosyalizmden ilk sırada »tüm barbarlıkların en korkuncundan, yani kapitalist rasyonalizmden kurtuluş«3 bekleyen şu kültür-sosyalistlerini ise bu, daha da az ürkütebilir. Ancak sosyalizmden akılcı bir iktisat uman kimse, görüşlerini bir gözden geçirmeye tabi tutmak zorunda kalacaktır.

APPARATUS

Notlar

Footnotes

  1. ⁶ Bunu Neurath da (Durch die Kriegswirtschaft zur Naturalwirtschaft. München 1919 S. 216 vd.) görmüştür. O, her tam idari iktisadın nihayetinde bir aynî iktisat olduğu iddiasını ileri sürer. »Sosyalleştirmek bu yüzden aynî iktisadı teşvik etmek demektir.« Neurath yalnızca, sosyalist toplulukta iktisadi hesaplamanın karşısına dikilmesi kaçınılmaz olan aşılmaz güçlükleri gözden kaçırır.

  2. ¹³ Krş. Kautsky, Vorrede zu Atlanticus (Ballod), Produktion und Konsum. im Sozialstaat. Stuttgart 1898, S. XIV.

  3. ³⁰ Krş. Muckle, Das Kulturideal des Sozialismus. München und Leipzig 1919, S. 213. – Muckle öte yandan yine »çalışma süresinin kısaltılması ve insanın kendi varlığının ezgilerine kulak vermek üzere yeniden bir adacığa çekilebilmesi için iktisadi hayatın en yüksek düzeyde akılcılaştırılması«nı talep eder, a.g.e. S. 208.

APA
Chicago
Alman tarihsel atıf biçimi