7. Özgürlüğün liberal kavranışı
Yalnızca liberalizmin ‘Britanya’ ya da evrimci tipi belirli bir siyasi program geliştirmiş olduğundan, liberalizmin ilkelerinin sistematik bir biçimde serimlenmesine yönelik bir girişimin bu tip üzerinde yoğunlaşması gerekecek; ‘Kıtasal’ ya da inşacı (constructivistic) tipin görüşlerinden ise yalnızca ara sıra, karşıtlık yoluyla söz edilecektir. Bu olgu, ayrıca Kıtada sıklıkla yapılan ama Britanya tipine uygulanamayan bir başka ayrımın –siyasi ile iktisadi liberalizm arasındaki ayrımın (özellikle İtalyan filozof Benedetto Croce tarafından liberalismo ile liberismo arasındaki ayrım olarak geliştirilmiştir)– reddini de gerektirir. Britanya geleneği bakımından ikisi ayrılmazdır; çünkü hükûmetin zorlayıcı yetkilerinin adil davranışın genel kurallarının uygulanmasıyla sınırlanması temel ilkesi, hükûmeti bireylerin iktisadi faaliyetlerini yönlendirme ya da denetleme gücünden yoksun bırakırken, böyle yetkilerin tanınması hükûmete özünde keyfî ve takdire dayalı bir güç verir ki bu, tüm liberallerin güvence altına almak istediği bireysel amaçların seçimindeki özgürlüğü bile kısıtlamadan edemez. Yasa altındaki özgürlük iktisadi özgürlüğü gerektirir; oysa iktisadi denetim, tüm amaçlara yönelik araçların denetimi olarak, tüm özgürlüğün kısıtlanmasını olanaklı kılar.
İşte tam da bu bağlamda, farklı liberalizm türlerinin bireyin özgürlüğü talebi ve bunun beraberinde getirdiği bireysel kişiliğe duyulan saygı konusundaki görünürdeki uzlaşması, önemli bir farkı gizler. Liberalizmin altın çağında bu özgürlük kavramının oldukça belirli bir anlamı vardı: bu, öncelikle özgür kişinin keyfî zorlamaya tabi olmadığı anlamına geliyordu. Ne var ki toplum içinde yaşayan insan için böyle bir zorlamaya karşı korunma, bütün insanlara yönelik bir kısıtlamayı gerektiriyordu; onları başkalarını zorlama olanağından yoksun bırakıyordu. Herkes için özgürlük, ancak Immanuel Kant'ın o ünlü formülünde olduğu gibi, her bireyin özgürlüğü diğer herkesin eşit özgürlüğüyle bağdaşandan daha öteye uzanmadığı takdirde gerçekleştirilebilirdi. Bu nedenle liberal özgürlük anlayışı, zorunlu olarak, herkes için aynı özgürlüğü güvence altına almak amacıyla her bireyin özgürlüğünü sınırlayan bir hukuk altındaki özgürlüktü. Bu, kimi zaman tecrit edilmiş bir bireyin ‘doğal özgürlüğü’ olarak tanımlanan şeyi değil, toplum içinde mümkün olan ve başkalarının özgürlüğünü korumak için gerekli olan kurallarla sınırlanmış özgürlüğü ifade ediyordu. Bu bakımdan liberalizm, anarşizmden kesin olarak ayrılmalıdır. Liberalizm, herkesin mümkün olduğunca özgür olması isteniyorsa zorlamanın tümüyle ortadan kaldırılamayacağını, ancak bireylerin ya da grupların başkalarını keyfî olarak zorlamasını önlemek için gerekli olan o asgari düzeye indirilebileceğini kabul eder. Bu, bilinen kurallarla çevrelenmiş bir alan içindeki özgürlüktü; bu alan, birey bu sınırlar içinde kaldığı sürece zorlanmaktan kaçınmasını mümkün kılıyordu.
Bu özgürlük, ancak onu güvence altına almayı amaçlayan kurallara uyabilecek olanlara sağlanabilirdi. Yalnızca yetişkin ve aklı başında olanlar, eylemlerinden tam anlamıyla sorumlu sayılarak bu özgürlüğe tam olarak hak kazanmış kabul ediliyordu; buna karşılık çocuklar ile zihinsel yetilerine tam olarak sahip olmayan kişiler söz konusu olduğunda çeşitli derecelerde vesayet uygun görülüyordu. Ve herkes için aynı özgürlüğü güvence altına almayı amaçlayan kuralların çiğnenmesi durumunda, bir kişi ceza olarak, bu kurallara uyanların yararlandığı o zorlamadan muafiyeti yitirebilirdi.
Eylemlerinden sorumlu sayılan herkese böylece tanınan bu özgürlük, onları aynı zamanda kendi kaderlerinden de sorumlu kılıyordu: hukukun koruması herkese amaçlarının peşinden gitmede yardımcı olacaktı, ama devletin bireylere çabalarının belirli sonuçlarını güvence altına alması beklenmiyordu. Bireyin kendi bilgisini ve yeteneklerini, kendi seçtiği amaçların peşinden giderken kullanabilmesini sağlamak, hem devletin herkese güvence altına alabileceği en büyük yarar olarak, hem de bu bireyleri başkalarının refahına en büyük katkıyı yapmaya yöneltmenin en iyi yolu olarak görülüyordu. Bir bireyin, kendine özgü koşulları ve yetenekleri sayesinde gerçekleştirebileceği –ve hiçbir otoritenin bilemeyeceği– en iyi çabaları ortaya çıkarmak, her bireyin özgürlüğünün diğer herkese sağlayacağı başlıca üstünlük olarak düşünülüyordu.
Liberal özgürlük anlayışı çoğu kez yalnızca olumsuz bir kavram olarak tanımlanmıştır ve bu da haklı olarak böyledir. Tıpkı barış ve adalet gibi, bu da bir kötülüğün yokluğuna, fırsatlar açan ama belirli yararları güvence altına almayan bir duruma işaret eder; ne var ki onun, farklı bireylerin güttüğü amaçlar için gereken araçların elde edilebilir olma olasılığını artıracağı bekleniyordu. Dolayısıyla özgürlük yönündeki liberal talep, bireysel çabaların önündeki insan eliyle kurulmuş tüm engellerin kaldırılması talebidir; topluluğun ya da devletin belirli malları sağlaması gerektiği yönünde bir iddia değildir. Bu, gerekli göründüğü yerlerde ya da en azından belirli hizmetleri sağlamanın daha etkili bir yolu olduğu durumlarda kolektif eyleme engel oluşturmaz; ama bunu bir yerindelik meselesi olarak görür ve bu haliyle de hukuk önünde eşit özgürlük temel ilkesiyle sınırlı sayar. 1870'lerde başlayan liberal öğretinin gerilemesi, özgürlüğün, çok çeşitli belirli amaçlara ulaşma araçlarına hükmetme ve genellikle bu araçların devlet tarafından sağlanması olarak yeniden yorumlanmasıyla yakından bağlantılıdır.
8. Hukukun liberal anlayışı
Hukuk altındaki özgürlük ya da keyfî zorlamanın yokluğu biçimindeki liberal anlayışın anlamı, bu bağlamda ‘hukuk’ ve ‘keyfî’ sözcüklerine verilen anlama bağlıdır. Liberal gelenek içinde, John Locke için olduğu gibi özgürlüğün ancak hukuk altında var olabileceğini (‘çünkü başka herkesin keyfi onun üzerinde tahakküm kurabiliyorsa kim özgür olabilir ki?’) düşünenler ile, Kıta Avrupası liberallerinin çoğu ve Jeremy Bentham gibi, sonuncusunun ifade ettiği biçimiyle, ‘her yasa bir kötülüktür, çünkü her yasa özgürlüğün bir ihlalidir’ diyenler arasındaki çatışma, kısmen bu ifadelerin kullanımındaki farklardan kaynaklanır.
Hukukun özgürlüğü yok etmek için kullanılabileceği elbette doğrudur. Ne var ki yasamanın her ürünü, John Locke ya da David Hume ya da Adam Smith ya da Immanuel Kant ya da daha sonraki İngiliz Whig'lerinin hukuku özgürlüğün bir güvencesi saydığı anlamda bir hukuk değildir. Onlar, hukuktan özgürlüğün vazgeçilmez güvencesi olarak söz ettiklerinde akıllarında olan, yalnızca özel hukuku ve ceza hukukunu oluşturan o adil davranış kurallarıydı; yasama otoritesince çıkarılan her buyruk değil. İngiliz liberal geleneğinde özgürlüğün koşullarını tanımlamak için kullanıldığı anlamda hukuk sayılabilmek için, devletin uyguladığı kuralların, İngiliz Common Law'unun zorunlu olarak sahip olduğu, ama yasama ürünlerinin sahip olması gerekmeyen belirli niteliklere sahip olması gerekiyordu: bunlar, bilinmeyen sayıda gelecekteki durumda herkese aynı biçimde uygulanabilen, bireylerin korunan alanını tanımlayan ve bu nedenle özünde belirli buyruklardan çok yasakların doğasında olan genel bireysel davranış kuralları olmalıydı. Bu nedenle bunlar, özel mülkiyet kurumundan da ayrılamaz. Birey, kendi bilgisini ve becerilerini kendi amaçlarının peşinde, kendisine uygun görünen herhangi bir biçimde özgürce kullanabilecek olduğu varsayılan alanı, işte bu adil davranış kurallarının belirlediği sınırlar içinde buluyordu.
Devletin zorlayıcı yetkilerinin böylece o adil davranış kurallarının uygulanmasıyla sınırlı olması varsayılıyordu. Bu, liberal geleneğin uç bir kanadı dışında, devletin yurttaşlara başka hizmetler de sunmasını engellemiyordu. Yalnızca şu anlama geliyordu: devletten sağlaması istenebilecek başka hizmetler ne olursa olsun, devlet bu amaçlar için ancak emrine verilmiş kaynakları kullanabilir, ama özel yurttaşı zorlayamazdı; başka bir deyişle, yurttaşın kişiliği ve mülkü, devlet tarafından kendi belirli amaçlarına ulaşmanın bir aracı olarak kullanılamazdı. Bu anlamda, usulüne uygun olarak yetkilendirilmiş bir yasama organının bir tasarrufu, bir otokratın tasarrufu kadar keyfî olabilirdi; gerçekten de belirli kişilere ya da gruplara yöneltilmiş ve evrensel olarak uygulanabilir bir kuraldan kaynaklanmayan her buyruk ya da yasak keyfî sayılırdı. Eski liberal gelenekte kullanıldığı anlamda bir zorlama edimini keyfî kılan şey, onun devletin belirli bir amacına hizmet etmesi, belirli bir irade ediminin belirlediği bir edim olması ve diğer tüm uygulanan adil davranış kurallarının hizmet ettiği o kendiliğinden oluşan bütünsel eylem düzeninin sürdürülmesi için gerekli evrensel bir kuralın belirlediği bir edim olmamasıdır.
9. Hukuk ve eylemlerin kendiliğinden düzeni
Liberal kuramın adil davranış kurallarına yüklediği önem, bu kuralların, her biri kendi bilgisi temelinde kendi amaçlarının peşinden giden farklı bireylerin ve grupların eylemlerinin kendiliğinden oluşan ya da kendiliğinden bir düzeninin sürdürülmesi için zorunlu bir koşul oldukları kavrayışına dayanır. En azından on sekizinci yüzyılda liberal kuramın büyük kurucuları olan David Hume ve Adam Smith, çıkarların doğal bir uyumunu varsaymıyor, daha çok farklı bireylerin birbirinden ayrışan çıkarlarının uygun davranış kurallarına uyularak bağdaştırılabileceğini öne sürüyorlardı; ya da çağdaşları Josiah Tucker'ın ifade ettiği gibi, ‘insan doğasındaki evrensel itici güç olan benlik sevgisine öyle bir yön verilebilir ki . . . kendi çıkarının peşinden giderken sarf edeceği çabalarla kamu çıkarını ilerletebilir.’ O on sekizinci yüzyıl yazarları gerçekten de ne kadar iktisadi düzenin incelemecileriyseler o kadar da hukuk filozoflarıydı; hukuk anlayışları ile piyasa mekanizması kuramları birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. Onlar, ancak belirli hukuk ilkelerinin –başlıca özel mülkiyet kurumunun ve sözleşmelerin uygulanmasının– tanınmasının, ayrı bireylerin eylem planları arasında öyle karşılıklı bir uyumu güvence altına alacağını, böylece herkesin oluşturduğu eylem planlarını gerçekleştirme bakımından iyi bir şansa sahip olabileceğini anlamışlardı. Daha sonraki iktisat kuramının daha açık biçimde ortaya koyduğu gibi, insanların farklı bilgilerini ve becerilerini kendi amaçlarının hizmetinde kullanırken birbirlerine hizmet etmelerini olanaklı kılan, işte bireysel planların bu karşılıklı uyumuydu.
Davranış kurallarının işlevi böylece bireysel çabaları belirli, üzerinde uzlaşılmış amaçlar için örgütlemek değil, her bireyin kendi amaçlarının peşinden giderken başkalarının çabalarından mümkün olduğunca yararlanabileceği bir bütünsel eylem düzenini güvence altına almaktı. Böyle bir kendiliğinden düzenin oluşmasına elverişli kurallar, geçmişteki uzun denemelerin ürünü olarak görülüyordu. Ve bu kurallar geliştirilebilir sayılsalar da, böyle bir geliştirmenin yavaş yavaş ve adım adım, yeni deneyimler bunun arzu edilir olduğunu gösterdikçe ilerlemesi gerektiği düşünülüyordu.
Böyle bir kendiliğinden oluşan düzenin büyük üstünlüğünün, yalnızca bireyleri –ister bencil ister özgeci olsunlar– kendi amaçlarının peşinden gitmekte özgür bırakması olmadığı düşünülüyordu. Aynı zamanda, yalnızca o farklı bireylerin bilgisi olarak var olan ve hiçbir biçimde tek bir yönlendirici otorite tarafından sahip olunamayacak olan, zamana ve yere ilişkin belirli koşullara dair geniş ölçüde dağılmış bilginin kullanılmasını da olanaklı kılıyordu. İktisadi faaliyetin herhangi bir merkezî yönlendirme sistemi altında mümkün olacağından daha fazla belirli olguya ilişkin bilginin bu şekilde kullanılması, toplumun, bilinen herhangi bir araçla ortaya çıkarılabilecek olan kadar büyük bir toplam ürün ortaya koymasını sağlar.
Ancak böyle bir düzenin oluşumunu, uygun hukuk kurallarının kısıtlaması altında işleyen piyasanın kendiliğinden işleyen güçlerine bırakmak, daha kapsamlı bir düzeni ve özel koşullara daha eksiksiz bir uyumu güvence altına alsa da, bu düzenin belirli içeriklerinin bilinçli denetime tabi olmayacağı, büyük ölçüde tesadüfe bırakılacağı anlamına da gelir. Hukuk kurallarının çerçevesi ve piyasa düzeninin oluşumuna hizmet eden tüm çeşitli özel kurumlar, yalnızca bu düzenin genel ya da soyut niteliğini belirleyebilir; ancak belirli birey ya da gruplar üzerindeki özgül etkilerini belirleyemez. Her ne kadar bunun haklı gerekçesi, herkesin şanslarını artırmasında ve her birinin konumunu büyük ölçüde kendi çabalarına bağlı kılmasında yatsa da, yine de her birey ve grup için sonucu, ne onların ne de başkasının denetleyebileceği öngörülemeyen koşullara da bağımlı bırakır. Adam Smith'ten bu yana, bireylerin paylarının bir piyasa ekonomisinde belirlendiği süreç, bu nedenle çoğu kez, herkes için sonuçların kısmen onun becerisine ve çabasına, kısmen de şansa bağlı olduğu bir oyuna benzetilmiştir. Bireylerin bu oyunu oynamayı kabul etmek için bir gerekçeleri vardır; çünkü bu oyun, bireysel payların çekildiği ortak havuzu, başka herhangi bir yöntemle yapılabileceğinden daha büyük kılar. Ama aynı zamanda her bireyin payını her türlü tesadüfe tabi kılar ve elbette bu payın daima öznel liyakatlere ya da bireysel çabalara başkalarınca duyulan saygıya karşılık gelmesini güvence altına almaz.
Bunun yol açtığı, adaletin liberal anlayışına ilişkin sorunları daha ayrıntılı ele almadan önce, hukukun liberal anlayışının cisimleştiği belirli anayasal ilkeleri değerlendirmek gerekir.
10. Doğal haklar, kuvvetler ayrılığı ve egemenlik
Zorlamayı adil davranışa ilişkin genel kuralların uygulanmasıyla sınırlama yönündeki temel liberal ilke, bu açık biçimde nadiren dile getirilmiştir; ancak çoğunlukla liberal anayasacılığa özgü iki anlayışta ifadesini bulmuştur: bireyin feshedilemez ya da doğal hakları (temel haklar ya da insan hakları olarak da tanımlanır) anlayışı ve kuvvetler ayrılığı anlayışı. Aynı zamanda liberal ilkelerin hem en özlü hem de en etkili ifadesi olan 1789 tarihli Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi'nin dile getirdiği gibi: ‘Hakların güvenceye bağlanmadığı ve kuvvetler ayrılığının belirlenmediği hiçbir toplumun anayasası yoktur.’
‘Özgürlük, mülkiyet, güvenlik ve zulme direnme’ gibi belirli temel hakları ve daha özgül olarak görüş, söz, toplanma ve basın özgürlüğü gibi özgürlükleri – ki bunlar ilk olarak Amerikan devrimi sürecinde ortaya çıkar – özel olarak güvence altına alma düşüncesi ise, genel liberal ilkenin yalnızca, özellikle önemli sayılan belirli haklara uygulanmasından ibarettir ve sayılan haklarla sınırlı kaldığından, genel ilke kadar ileri gitmez. Bunların yalnızca genel ilkenin tikel uygulamaları olduğu, bu temel hakların hiçbirinin mutlak bir hak olarak ele alınmamasından, hepsinin yalnızca genel yasalarla sınırlanmadıkları ölçüde geçerli olmasından anlaşılır. Yine de, en genel liberal ilkeye göre hükümetin tüm zorlayıcı eylemi bu tür genel kuralların uygulanmasıyla sınırlanacağından, korunan hakların herhangi bir katalog ya da bildirgesinde sıralanan tüm temel haklar ve bu tür belgelerde hiçbir zaman cisimleşmemiş daha pek çok hak, bu genel ilkeyi ifade eden tek bir hükümle güvence altına alınabilirdi. İktisadi özgürlük için geçerli olduğu gibi, diğer tüm özgürlükler de, bireylerin etkinlikleri özgül yasaklarla (ya da özgül izinler gereğiyle) değil, yalnızca herkese eşit ölçüde uygulanabilen genel kurallarla sınırlanabilseydi, güvence altına alınmış olurdu.
Kuvvetler ayrılığı ilkesi de özgün anlamıyla aynı genel ilkenin bir uygulamasıdır; ancak yalnızca, yasama, yargı ve yürütme şeklindeki üç kuvvet arasındaki ayrımda ‘yasa’ teriminin – ilkeyi ilk ortaya koyanların kuşkusuz anladığı gibi – adil davranışa ilişkin genel kurallar şeklindeki dar anlamıyla anlaşıldığı ölçüde. Yasama organı yalnızca bu dar anlamda yasalar çıkarabildiği sürece, mahkemeler ancak (yürütme de yalnızca uygulayarak) bu tür genel kurallara itaati güvence altına almak için zorlamaya hükmedebilirdi. Ne var ki bu, yalnızca yasama organının yetkisinin (John Locke'un görüşüne göre olması gerektiği gibi) kesin anlamda bu tür yasaları koymakla sınırlı olduğu ölçüde doğru olurdu; ama yasama organı yürütmeye uygun gördüğü her türlü buyruğu verebiliyorsa ve yürütmenin bu yolla yetkilendirilen her eylemi meşru sayılıyorsa, doğru olmazdı. Yasama organı denilen temsilci meclisin, tüm modern devletlerde olduğu gibi, yürütmenin belirli konulardaki eylemini yönlendiren en üst hükümet otoritesi hâline geldiği ve kuvvetler ayrılığının yalnızca yürütmenin böylece yetkilendirilmemiş hiçbir şey yapmaması anlamına geldiği yerde, bu durum bireyin özgürlüğünün yalnızca liberal kuramın terimi kullandığı kesin anlamda yasalarla kısıtlanmasını güvence altına almaz.
Kuvvetler ayrılığının özgün anlayışında örtük olan yasama organının yetkilerinin sınırlanması, herhangi bir sınırsız ya da egemen güç düşüncesinin, en azından örgütlü gücün dilediğini yapma yönündeki herhangi bir yetkisinin de reddedilmesini içerir. John Locke'ta çok açık olan ve daha sonraki liberal öğretide tekrar tekrar yinelenen, böyle bir egemen gücü tanımayı reddetme tutumu, liberalizmin bugün egemen olan hukuki pozitivizm anlayışlarıyla çatıştığı başlıca noktalardan biridir. Bu tutum, tüm meşru gücün tek bir egemen kaynaktan ya da herhangi bir örgütlü ‘irade’den türetilmesinin mantıksal zorunluluğunu reddeder; çünkü tüm örgütlü gücün böyle bir sınırlanması, bu genel görüşün yetki vermediği bir türde eylemde bulunan herhangi bir güce (ya da örgütlü iradeye) sadakat göstermeyi reddeden genel bir görüş hâliyle sağlanabilir. Bu tutum, genel görüş gibi bir gücün – özgül irade edimleri formüle edemese de – yine de tüm hükümet organlarının meşru gücünü, belirli genel niteliklere sahip eylemlerle sınırlayabileceğine inanır.
11. Liberalizm ve adalet
Hukukun liberal anlayışıyla yakından bağlantılı olan, adaletin liberal anlayışıdır. Bu anlayış, bugün yaygın olarak benimsenenden iki önemli bakımdan farklıdır: özel çıkarlardan bağımsız, adil davranışa ilişkin nesnel kuralların keşfedilebilirliği inancına dayanır; ve yalnızca insan davranışının ya da onu yöneten kuralların adaletiyle ilgilenir, bu davranışın farklı birey ya da grupların konumu üzerindeki özgül sonuçlarıyla değil. Özellikle sosyalizmle karşıtlık içinde, liberalizmin, dağıtıcı ya da bugün daha sık biçimde ‘toplumsal’ adalet denilen şeyle değil, değiştirici adaletle ilgilendiği söylenebilir.
Keşfedilebilen, ama keyfî olarak yaratılamayan, adil davranışa ilişkin kuralların varlığına duyulan inanç, bu tür kuralların büyük çoğunluğunun her zaman sorgusuz sualsiz kabul edileceği ve belirli bir kuralın adaletine ilişkin herhangi bir kuşkunun, bu genel kabul gören kurallar bütünü bağlamında, kabul edilecek kuralın geri kalanla bağdaşacağı biçimde çözülmesi gerektiği olgusuna dayanır: yani, bu kural, adil davranışa ilişkin diğer tüm kuralların hizmet ettiği aynı türden soyut eylem düzeninin oluşumuna hizmet etmeli ve bu kurallardan herhangi birinin gerekleriyle çatışmamalıdır. Herhangi bir kuralın adaletinin sınanması, böylece, evrensel uygulamasının mümkün olup olmadığı – yani diğer tüm kabul edilmiş kurallarla tutarlı olduğunun kanıtlanıp kanıtlanamadığı – ile ilgilidir.
Liberalizmin, özel çıkarlardan bağımsız bir adalete duyduğu bu inancın, modern düşünce tarafından kesin olarak reddedilmiş bir doğa yasası anlayışına dayandığı çoğu kez ileri sürülür. Oysa bu inanç, ancak bu terimin çok özel bir anlamında bir doğa yasası inancına bağlı olarak temsil edilebilir; öyle bir anlamda ki, hukuki pozitivizm tarafından etkili biçimde çürütüldüğü hiçbir surette doğru değildir. Hukuki pozitivizmin saldırılarının, geleneksel liberal inancın bu temel bölümünü itibarsızlaştırmaya çok katkıda bulunduğu yadsınamaz. Liberal kuram, hukuki pozitivizmle, onun tüm hukukun bir yasa koyucunun (özünde keyfî) iradesinin ürünü olduğu ya da olması gerektiği yönündeki iddiası bakımından gerçekten çatışma hâlindedir. Yine de, çoklu mülkiyete ve sözleşme kurallarına dayanan kendi kendini koruyan bir düzenin genel ilkesi bir kez kabul edildiğinde, genel kabul gören kurallar sistemi içinde, özgül sorulara belirli yanıtlar gerekecektir – ki bunları tüm sistemin mantığı zorunlu kılar – ve bu tür sorulara uygun yanıtların keyfî olarak icat edilmesi değil, keşfedilmesi gerekecektir. Belirli kuralların başkalarından çok, ‘işin doğası’ gereği gerektireceği yönündeki meşru anlayış işte bu olgudan doğar.
Dağıtıcı adalet ülküsü çoğu zaman liberal düşünürleri kendine çekmiş ve muhtemelen onların pek çoğunu liberalizmden sosyalizme yönelten başlıca etkenlerden biri hâline gelmiştir. Tutarlı liberallerin bunu reddetmek zorunda olmalarının nedeni ikilidir: bir yandan dağıtıcı adaletin tanınmış ya da keşfedilebilir genel ilkeleri yoktur; öte yandan, bu tür ilkeler üzerinde uzlaşılabilse bile, üretkenliği bireylerin kendi bilgi ve yeteneklerini kendi amaçları için kullanmakta özgür olmalarına dayanan bir toplumda yürürlüğe konulamazlar. Belirli kişilere, nasıl değerlendirilirse değerlendirilsin, liyakatlerine ya da gereksinimlerine karşılık ödül olarak belirli yararların güvence altına alınması, bireylerin yalnızca adil davranışa ilişkin genel kurallarla kısıtlandığı takdirde kendiliğinden oluşacak olan o kendiliğinden düzenden bütünüyle farklı türde bir toplum düzeni gerektirir. Bu, (en iyi biçimde bir örgüt olarak tanımlanan) öyle bir düzen gerektirir ki, bireyler ortak ve birleşik bir amaçlar hiyerarşisine hizmet etmeye zorlanır ve buyurucu bir eylem planı ışığında gereken neyse onu yapmakla yükümlü tutulur. Bu anlamda kendiliğinden bir düzen tek bir gereksinimler düzenine hizmet etmez, yalnızca büyük bir çeşitlilik gösteren bireysel gereksinimlerin izlenmesi için en iyi fırsatları sağlarken, bir örgüt tüm üyelerinin aynı amaçlar sistemine hizmet etmesini varsayar. Ve herkesin, bir otoritenin onun hak ettiğini düşündüğü şeyi almasını güvence altına almak için gerekli olacak türden, tüm toplumun kapsamlı tek bir örgütlenmesi, herkesin aynı otoritenin buyurduğunu da yapmak zorunda olduğu bir toplum yaratmak durumundadır.
12. Liberalizm ve eşitlik
Liberalizm yalnızca, devlet bireylerin eylemde bulunduğu koşulları belirlediği ölçüde, bunu herkes için aynı biçimsel kurallara göre yapmasını talep eder. Liberalizm her türlü hukuki ayrıcalığa, hükûmetin herkese sunmadığı belirli avantajları bazılarına bahşetmesine karşıdır. Ancak özgül zorlama gücü olmaksızın hükûmet, farklı bireylerin geleceklerini belirleyen koşulların ancak küçük bir bölümünü denetleyebildiğinden ve bu bireyler gerek kendi bireysel yetenek ve bilgileri bakımından gerekse içinde bulundukları belirli (fiziksel ve toplumsal) çevre bakımından zorunlu olarak birbirinden çok farklı olduğundan, aynı genel yasalar altındaki eşit muamele farklı kişilerin çok farklı konumlarda olmasıyla sonuçlanmak zorundadır; oysa farklı kişilerin konumunu ya da fırsatlarını eşit kılmak için hükûmetin onlara farklı muamele etmesi gerekirdi. Başka bir deyişle liberalizm yalnızca, farklı bireylerin görece konumlarının belirlendiği usulün ya da oyun kurallarının adil (ya da en azından adaletsiz olmayan) olmasını talep eder, bu sürecin farklı bireyler için doğurduğu özgül sonuçların adil olmasını değil; çünkü özgür insanlardan oluşan bir toplumda bu sonuçlar her zaman bireylerin kendi eylemlerine ve hiç kimsenin bütünüyle belirleyemeyeceği ya da öngöremeyeceği sayısız başka koşula da bağlı olacaktır.
Klasik liberalizmin altın çağında bu talep yaygın olarak, bütün mesleklerin yeteneklere açık olması gerektiği şeklinde ya da daha belirsiz ve özensiz biçimde "fırsat eşitliği" olarak dile getirilirdi. Ne var ki bunun gerçekte anlamı yalnızca, daha yüksek konumlara yükselmenin önündeki ve kişiler arasındaki hukuki ayrımcılıkların etkisi olan engellerin kaldırılması gerektiğiydi. Bunun anlamı, bu yolla farklı bireylerin şanslarının aynı kılınabileceği değildi. Yalnızca onların farklı bireysel kapasiteleri değil, her şeyden önce bireysel çevrelerindeki kaçınılmaz farklılıklar ve özellikle içinde büyüdükleri aile, geleceklerini hâlâ çok farklı kılacaktı. Bu nedenle, çoğu liberale son derece çekici gelmiş olan, yalnızca tüm bireylerin başlangıçtaki şanslarının başta aynı olduğu bir düzenin adil sayılabileceği fikri, özgür bir toplumda gerçekleştirilemez; bu fikir, tüm farklı bireylerin içinde çalıştığı çevrenin bilinçli olarak manipüle edilmesini gerektirir ki bu, bireylerin bu çevreyi biçimlendirmek için kendi bilgi ve becerilerini kullanabildikleri bir özgürlük idealiyle tümüyle bağdaşmaz.
Ne var ki liberal yöntemlerle ulaşılabilecek maddi eşitlik derecesinin katı sınırları bulunsa da, biçimsel eşitlik uğruna mücadele, yani toplumsal köken, milliyet, ırk, inanç, cinsiyet vb. temelli her türlü ayrımcılığa karşı mücadele, liberal geleneğin en güçlü niteliklerinden biri olmayı sürdürdü. Liberalizm, maddi konumlardaki büyük farklılıkların önlenmesinin mümkün olduğuna inanmasa da, dikey hareketliliğin giderek artırılması yoluyla bu farklılıkların acısını dindirmeyi umuyordu. Bunu sağlamanın başlıca aracı, en azından tüm gençleri merdivenin dibine yerleştirecek ve onların oradan yetenekleri ölçüsünde yükselmelerine olanak verecek, evrensel bir eğitim sisteminin (gerektiğinde kamu kaynaklarından) sunulmasıydı. Böylece birçok liberal, henüz kendine bakamayacak durumda olanlara belirli hizmetler sunarak, en azından bireyleri içine doğdukları sınıfa bağlayan toplumsal engelleri azaltmaya çabaladı.
Liberal eşitlik anlayışıyla bağdaşırlığı daha kuşkulu olan bir başka önlem ise liberal çevrelerde de geniş destek kazanmıştı: gelirin daha yoksul sınıflar lehine yeniden dağıtımını sağlamanın bir aracı olarak artan oranlı vergilendirmenin kullanılması. Böyle bir artan oranlılığın herkes için aynı sayılabilecek bir kurala uygun kılınmasını ya da daha varlıklı olanların üzerine bindirilen ek yükün derecesini sınırlandıracak hiçbir ölçüt bulunamayacağından, genel olarak artan oranlı bir vergilendirmenin hukuk önünde eşitlik ilkesiyle çeliştiği görülmektedir ve on dokuzuncu yüzyılda liberaller tarafından genellikle böyle değerlendiriliyordu.
13. Liberalizm ve demokrasi
Herkes için aynı olan bir hukuk üzerinde ısrar etmesi ve bunun sonucunda her türlü hukuki ayrıcalığa karşı çıkması nedeniyle liberalizm, demokrasi hareketiyle yakından ilişkili hâle geldi. On dokuzuncu yüzyılda anayasal hükûmet uğruna verilen mücadelede liberal ve demokratik hareketler gerçekten de çoğu zaman birbirinden ayırt edilemez durumdaydı. Ne var ki zamanla, iki öğretinin nihai tahlilde farklı konularla ilgilendiği olgusunun sonuçları giderek daha belirgin hâle geldi. Liberalizm, hükûmetin işlevleriyle ve özellikle de hükûmetin tüm güçlerinin sınırlandırılmasıyla ilgilenir. Demokrasi, hükûmeti kimin yöneteceği sorusuyla ilgilenir. Liberalizm tüm gücün, dolayısıyla çoğunluğun gücünün de sınırlandırılmasını gerektirir. Demokrasi ise güncel çoğunluk görüşünü, hükûmet güçlerinin meşruiyetinin tek ölçütü olarak görmeye başladı. İki ilke arasındaki fark, karşıtlarını göz önünde bulundurduğumuzda en açık biçimde ortaya çıkar: demokrasinin karşıtı otoriter hükûmet, liberalizmin karşıtı ise totalitarizmdir. İki sistemden hiçbiri zorunlu olarak ötekinin karşıtını dışlamaz: bir demokrasi pekâlâ totaliter güçler kullanabilir ve en azından otoriter bir hükûmetin liberal ilkelere göre hareket etmesi düşünülebilir.
Liberalizm böylece, tüm diğer sınırsız hükûmet biçimleriyle bağdaşmadığı gibi, sınırsız demokrasiyle de bağdaşmaz. Liberalizm, çoğunluğun temsilcilerinin güçlerinin bile sınırlandırılmasını öngörür; bunun için ya açıkça bir anayasada ortaya konmuş ya da yasamayı fiilen sınırlandıracak biçimde genel görüş tarafından kabul edilmiş ilkelere bağlılık gerektirir.
Böylece, liberal ilkelerin tutarlı biçimde uygulanması demokrasiye yol açsa da, demokrasi liberalizmi ancak ve ancak, çoğunluk gücünü kendi destekçilerine tüm yurttaşlara benzer biçimde sunulamayacak özel avantajlar bahşetmek için kullanmaktan kaçındığı sürece koruyacaktır. Bu, güçleri adil davranışa ilişkin genel kurallar anlamında yasalar çıkarmakla sınırlı olan –ki bunlar üzerinde bir çoğunluğun uzlaşması olasıdır– bir temsilî mecliste sağlanabilir. Ama hükûmetin özgül önlemlerini alışılageldiği üzere yönlendiren bir mecliste bu son derece olanaksızdır. Gerçek yasama gücünü hükûmet gücüyle birleştiren ve dolayısıyla bu ikincisini kullanırken değiştiremeyeceği kurallarla sınırlandırılmamış olan böyle bir temsilî mecliste, çoğunluğun ilkeler üzerinde gerçek bir uzlaşmaya dayanması olası değildir; tersine, büyük olasılıkla birbirine karşılıklı olarak özel avantajlar tanıyacak çeşitli örgütlü çıkar gruplarının koalisyonlarından oluşacaktır. Sınırsız güçlere sahip bir temsilî organda neredeyse kaçınılmaz olduğu üzere, kararların farklı gruplara özel çıkarların pazarlanmasıyla varıldığı ve yönetebilecek bir çoğunluğun oluşmasının böyle bir pazarlığa bağlı olduğu yerde, bu güçlerin yalnızca gerçek genel çıkarlar doğrultusunda kullanılacağı gerçekten de neredeyse düşünülemez.
Ne var ki bu nedenlerle, sınırsız demokrasinin liberal ilkeleri terk ederek çoğunluğu destekleyen çeşitli gruplara yarar sağlayan ayrımcı önlemler lehine davranacağı neredeyse kesin görünse de, liberal ilkeleri terk ettiği takdirde demokrasinin uzun vadede kendini koruyup koruyamayacağı da kuşkuludur. Eğer hükûmet, çoğunluk kararlarıyla etkili biçimde yönlendirilemeyecek kadar kapsamlı ve karmaşık görevler üstlenirse, etkili güçlerin demokratik denetimden giderek bağımsızlaşan bürokratik bir aygıta devredilmesi kaçınılmaz görünür. Bu nedenle, demokrasinin liberalizmi terk etmesinin uzun vadede demokrasinin de ortadan kalkmasına yol açması ihtimal dışı değildir. Özellikle, demokrasinin yöneldiği görünen türden bir yönlendirilmiş iktisadın etkili biçimde yürütülmesi için otoriter güçlere sahip bir hükûmet gerektirdiğinden pek az kuşku duyulabilir.
14. Hükûmetin hizmet işlevleri
Liberal ilkelerin gerektirdiği, hükûmet güçlerinin adil davranışa ilişkin genel kuralların uygulanmasıyla katı biçimde sınırlandırılması, yalnızca hükûmetin zorlayıcı güçlerine ilişkindir. Hükûmet bunun yanı sıra, elindeki araçları kullanarak, araçların vergilendirme yoluyla toplanması dışında hiçbir zorlama içermeyen birçok hizmet sunabilir; ve belki de liberal hareketin bazı uç kanatları dışında, hükûmetin bu tür görevleri üstlenmesinin arzu edilir olduğu hiçbir zaman yadsınmamıştır. Ne var ki bu hizmetler on dokuzuncu yüzyılda hâlâ ikincil ve esas olarak geleneksel bir öneme sahipti ve yalnızca, bu tür hizmetlerin merkezî hükûmetten çok yerel hükûmetin ellerinde bırakılmasının daha iyi olacağını vurgulayan liberal kuram tarafından pek az tartışılıyordu. Yön veren düşünce, merkezî hükûmetin fazla güçlü hâle gelmesi korkusu ve farklı yerel yönetimler arasındaki rekabetin bu hizmetlerin gelişimini etkili biçimde denetleyip arzu edilen doğrultularda yönlendireceği umuduydu.
Servetin genel artışı ve bu artışın doyurulmasını mümkün kıldığı yeni özlemler, o zamandan bu yana bu hizmet faaliyetlerinin muazzam bir biçimde büyümesine yol açmış ve onlara karşı klasik liberalizmin hiçbir zaman benimsemediği çok daha net bir tutumu zorunlu kılmıştır. İktisatçıların "kamu malları" olarak bildiği, son derece arzu edilir olan ancak piyasa mekanizması tarafından sağlanamayan birçok hizmetin bulunduğundan kuşku duyulamaz; çünkü bu hizmetler sağlandıklarında herkese yarar sağlayacak ve yalnızca bunların bedelini ödemeye istekli olanlarla sınırlandırılamayacaktır. Suça karşı korunma ya da bulaşıcı hastalıkların yayılmasının önlenmesi ve diğer sağlık hizmetleri gibi temel görevlerden, büyük kentsel yığılmaların son derece keskin biçimde ortaya çıkardığı çok çeşitli sorunlara kadar, gereken hizmetler ancak maliyetlerini karşılayacak araçlar vergilendirme yoluyla toplanırsa sağlanabilir. Bu, eğer bu hizmetler hiç sağlanacaksa, en azından finansmanlarının –zorunlu olarak işletilmeleri olmasa bile– vergilendirme gücüne sahip kurumların ellerine bırakılması gerektiği anlamına gelir. Bu, hükûmete bu hizmetleri sunma konusunda münhasır bir hak verildiği anlamına gelmek zorunda değildir; ve liberal, bu tür hizmetlerin özel girişim yoluyla sağlanmasının yolları keşfedildiğinde bunun yapılabilmesi olanağının açık bırakılmasını isteyecektir. Liberal ayrıca, bu hizmetlerin olabildiğince merkezî yerine yerel yönetimlerce sağlanması ve yerel vergilendirmeyle ödenmesi yönündeki geleneksel tercihini de koruyacaktır; çünkü bu yolla, belirli bir hizmetten yararlananlarla onun bedelini ödeyenler arasında en azından bir bağlantı korunacaktır. Ama bunun ötesinde liberalizm, giderek artan önemdeki bu geniş alanda politikaya yön verecek belirli ilkeleri neredeyse hiç geliştirmemiştir.
Liberalizmin genel ilkelerinin yeni sorunlara uygulanmasındaki başarısızlık, modern refah devletinin gelişim sürecinde kendini gösterdi. Refah devletinin amaçlarının çoğuna liberal bir çerçeve içinde ulaşmak mümkün olması gerekirdi; ancak bu, yavaş, deneysel bir süreç gerektirirdi; oysa bunlara en kestirme ve etkili yoldan ulaşma arzusu, her yerde liberal ilkelerin terk edilmesine yol açtı. Özellikle, sosyal sigorta hizmetlerinin çoğunu gerçek anlamda rekabetçi bir sigorta kurumunun geliştirilmesi yoluyla sağlamak mümkün olması gerekirken ve herkese güvence altına alınan asgari bir gelir dahi liberal bir çerçeve içinde oluşturulabilecekken, sosyal sigortanın tüm alanını bir devlet tekeline dönüştürme ve bu amaçla kurulan tüm aygıtı gelirlerin yeniden dağıtımına yönelik büyük bir mekanizmaya çevirme kararı, ekonominin devlet denetimindeki kesiminin giderek büyümesine ve liberal ilkelerin hâlâ geçerli olduğu kesiminin sürekli küçülmesine yol açtı.
15. Liberal yasamanın olumlu görevleri
Ne var ki geleneksel liberal öğreti yalnızca yeni sorunlarla yeterince başa çıkmakta başarısız olmakla kalmadı, etkin bir piyasa düzenini korumaya yönelik bir hukuki çerçevenin geliştirilmesi için yeterince açık bir program da hiçbir zaman geliştiremedi. Serbest girişim sisteminin yararlı biçimde işlemesi için yasaların daha önce taslağı çizilen olumsuz ölçütleri karşılaması yeterli değildir. Ayrıca bunların olumlu içeriğinin, piyasa mekanizmasını doyurucu biçimde işletecek nitelikte olması da gereklidir. Bu, özellikle rekabetin korunmasını destekleyen ve tekelci konumların oluşmasını olabildiğince sınırlayan kuralları gerektirir. Bu sorunlar on dokuzuncu yüzyıl liberal öğretisi tarafından bir ölçüde ihmal edildi ve ancak daha yakın zamanlarda bazı „neo-liberal" gruplarca sistemli biçimde incelendi.
Bununla birlikte, girişim alanında, eğer devlet gümrük tarifeleriyle, anonim şirketler hukukunun ve sınai patentler hukukunun bazı özellikleriyle tekelin gelişimine yardımcı olmamış olsaydı, tekel muhtemelen hiçbir zaman ciddi bir sorun hâline gelmezdi. Hukuki çerçeveye rekabeti destekleyecek bir nitelik kazandırmanın ötesinde, tekelle mücadeleye yönelik özel önlemlerin gerekli ya da arzu edilir olup olmadığı açık bir sorudur. Eğer bunlar gerekliyse, ticareti kısıtlamaya yönelik gizli anlaşmaların eski common law yasağı böyle bir gelişme için bir temel sağlayabilirdi; ancak bu yasak uzun süre kullanılmadan kaldı. Ancak görece geç bir tarihte, ABD'de 1890 tarihli Sherman Yasası'yla başlayarak ve Avrupa'da çoğunlukla yalnızca İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, bilinçli bir tekel ve kartel karşıtı yasama girişimlerinde bulunuldu; bunlar ise idari kurumlara genellikle tanıdıkları takdir yetkileri nedeniyle klasik liberal idealleriyle tümüyle bağdaşmıyordu.
Ne var ki liberal ilkeleri uygulamadaki başarısızlığın, piyasa düzeninin işleyişini giderek daha çok engelleyen gelişmelere yol açtığı alan, örgütlü emeğin ya da sendikaların tekeli alanıdır. Klasik liberalizm işçilerin „örgütlenme özgürlüğü" yönündeki taleplerini desteklemişti ve belki de bu nedenle, sendikaların başka hiç kimseye tanınmayan bir biçimde zorlama kullanma yetkisiyle yasa tarafından ayrıcalıklı kılınan kurumlara dönüşmesine sonradan etkili biçimde karşı çıkmayı başaramadı. Ücretlerin belirlenmesine ilişkin piyasa mekanizmasını büyük ölçüde işlemez kılan, sendikaların işte bu konumudur; ve fiyatların rekabetçi biçimde belirlenmesi ücretlere de uygulanmazsa bir piyasa ekonomisinin korunup korunamayacağı son derece kuşkuludur. Piyasa düzeninin var olmayı sürdürüp sürdürmeyeceği ya da yerini merkezî olarak planlanmış bir ekonomik sisteme bırakıp bırakmayacağı sorusu, pekâlâ rekabetçi bir emek piyasasını bir biçimde yeniden tesis etmenin mümkün olup olmayacağına bağlı olabilir.
Bu gelişmelerin etkileri, işleyen bir piyasa düzeninin olumlu devlet eylemini gerektirdiğine genel olarak inanılan ikinci ana alanda – istikrarlı bir parasal sistemin sağlanmasında – devlet eylemini etkileme biçimlerinde kendini şimdiden göstermektedir. Klasik liberalizm, altın standardının para ve kredi arzının düzenlenmesi için işleyen bir piyasa düzenini güvence altına almaya yetecek otomatik bir mekanizma sağladığını varsayarken, tarihsel gelişmeler gerçekte yüksek derecede merkezî bir otoritenin bilinçli düzenlemesine bağımlı hâle gelmiş bir kredi yapısı ortaya çıkardı. Bir süre bağımsız merkez bankalarının elinde bulunan bu denetim, son zamanlarda fiilen hükümetlere devredilmiştir; bunun başlıca nedeni, bütçe politikasının parasal denetimin temel araçlarından biri hâline getirilmiş olmasıdır. Hükümetler böylelikle, piyasa mekanizmasının işleyişinin bağlı olduğu temel koşullardan birini belirlemekten sorumlu hâle gelmiştir.
Bu konumda, tüm Batı ülkelerindeki hükümetler, sendika eylemiyle yükseltilen ücretler düzeyinde yeterli istihdamı güvence altına almak için, parasal talebi mal arzından daha hızlı yükselten enflasyonist bir politika izlemek zorunda kalmıştır. Bu, onları, karşılığında doğrudan fiyat denetimleriyle önlemek zorunda hissettikleri ve piyasa mekanizmasını giderek daha çok işlemez kılma tehdidi taşıyan, hız kazanan bir enflasyona sürüklemiştir. Bu durum, tarihsel bölümde daha önce belirtildiği gibi, liberal bir sistemin temeli olan piyasa düzeninin giderek yıkılacağı yol hâline gelir görünmektedir.
16. Düşünsel ve maddi özgürlük
Bu açıklamanın üzerinde yoğunlaştığı liberalizmin siyasi öğretileri, kendilerini liberal sayan birçok kişiye, inançlarının bütünü, hatta en önemli bölümü olarak görünmeyecektir. Daha önce belirtildiği gibi, „liberal" terimi sık sık, özellikle son zamanlarda, öncelikle devletin uygun işlevlerine ilişkin belirli görüşleri değil, daha çok genel bir zihniyet tutumunu betimlediği bir anlamda kullanılmıştır. Bu nedenle, sonuç olarak, tüm liberal düşüncenin bu daha genel temelleriyle hukuki ve ekonomik öğretiler arasındaki ilişkiye geri dönmek yerinde olacaktır; böylece ikincilerin, liberalizmin tüm farklı kollarının üzerinde uzlaştığı düşünsel özgürlük talebine yol açan fikirlerin tutarlı biçimde uygulanmasının zorunlu sonucu olduğunu göstermek mümkün olacaktır.
Tüm liberal varsayımların kaynaklandığı söylenebilecek temel inanç şudur: Toplumun sorunlarına daha başarılı çözümler, herhangi birinin verili bilgisinin uygulanmasına güvenmezsek, ama daha iyi bir bilginin ortaya çıkması beklenebilecek, kişiler arası görüş alışverişi sürecini teşvik edersek beklenebilir. Hakikatin ya da hiç değilse ulaşılabilecek en iyi hakikat yaklaşımının keşfini kolaylaştırdığı varsayılan şey, insanların farklı deneyimlerden türeyen farklı görüşlerinin tartışılması ve karşılıklı eleştirisiydi. Bireysel görüş özgürlüğü tam da her bireyin yanılabilir sayılması nedeniyle talep edilmişti ve en iyi bilginin keşfi yalnızca, serbest tartışmanın güvence altına aldığı, tüm inançların bu sürekli sınanmasından bekleniyordu. Ya da bunu başka türlü ifade etmek gerekirse, hakikate doğru ilerleyen bir yol almak, bireysel aklın gücünden (ki gerçek liberaller buna güvenmezdi) çok, kişiler arası tartışma ve eleştiri sürecinin sonuçlarından bekleniyordu. Bireysel aklın ve bilginin gelişmesi bile, ancak birey bu sürecin parçası olduğu ölçüde mümkün sayılmaktadır.
Düşünsel özgürlüğün güvence altına aldığı bilginin ilerlemesinin, yani ilerlemenin, ve bunun sonucunda insanların amaçlarına ulaşmaya yönelik artan gücünün son derece arzu edilir olduğu, liberal inancın sorgulanmamış öncüllerinden biriydi. Bazen, pek de haklı olmayan biçimde, vurgusunun tümüyle maddi ilerleme üzerinde olduğu öne sürülür. Çoğu sorunun çözümünü bilimsel ve teknolojik bilginin ilerlemesinden beklediği doğru olmakla birlikte, bunu bir ölçüde eleştirellikten yoksun, ama muhtemelen görgül olarak haklı bir inançla birleştirmiştir: Özgürlüğün ahlaki alanda da ilerleme getireceği inancıyla. Hiç değilse şu doğru gibi görünmektedir: İlerleyen uygarlık dönemlerinde, daha önceki dönemlerde ancak kusurlu ya da kısmen tanınmış olan ahlaki görüşler çoğu kez daha geniş kabul görür hâle geldi. (Özgürlüğün ortaya çıkardığı hızlı düşünsel ilerlemenin estetik duyarlıkların da artmasına yol açıp açmadığı belki daha kuşkuludur; ancak liberal öğreti bu bakımdan hiçbir zaman herhangi bir etki iddiasında bulunmadı.)
Ne var ki düşünsel özgürlüğü destekleyen tüm savlar, bir şeyler yapma özgürlüğü, yani eylem özgürlüğü için de geçerlidir. Düşünsel gelişimin kaynaklandığı görüş farklılıklarına yol açan çeşitli deneyimler, kendileri de farklı koşullar altında farklı insanlarca gerçekleştirilen farklı eylemlerin sonucudur. Düşünsel alanda olduğu gibi maddi alanda da rekabet, insan amaçlarının izlenmesine yönelik daha iyi yolların bulunmasına götürecek en etkili keşif yöntemidir. Ancak bir şeyleri yapmanın pek çok farklı yolu denenebildiğinde, en başarılı olanların sürekli seçiminin istikrarlı bir gelişmeye yol açacağı türden bir bireysel deneyim, bilgi ve beceri çeşitliliği var olacaktır. Eylem, bilginin ilerlemesinin toplumsal sürecinin dayandığı bireysel bilginin başlıca kaynağı olduğu için, eylem özgürlüğü lehindeki sav, görüş özgürlüğü lehindeki sav kadar güçlüdür. Ve işbölümü ile piyasaya dayanan modern bir toplumda, yeni eylem biçimlerinin çoğu ekonomik alanda ortaya çıkar.
Bununla birlikte, çoğu kez ikincil önemde olduğu öne sürülen ekonomik alanda eylem özgürlüğünün, gerçekte zihin özgürlüğü kadar önemli olmasının bir başka nedeni daha vardır. İnsan eyleminin amaçlarını seçen zihin ise, bunların gerçekleştirilmesi gerekli araçların elde edilebilirliğine bağlıdır; ve araçlar üzerinde güç veren herhangi bir ekonomik denetim, amaçlar üzerinde de güç verir. Baskı araçları devletin denetiminde ise basın özgürlüğü, gereken salonlar bu biçimde denetleniyorsa toplanma özgürlüğü, ulaşım araçları bir devlet tekeli ise hareket özgürlüğü olamaz, vb. Tüm amaçlar için daha bol araç sağlama yönündeki boş umutla çoğu kez girişilen, tüm ekonomik etkinliğin devletçe yönlendirilmesinin, bireylerin izleyebileceği amaçlara her seferinde ağır kısıtlamalar getirmiş olmasının nedeni budur. Yirminci yüzyılın siyasi gelişmelerinin belki de en anlamlı dersi şudur: Yaşamın maddi bölümünün denetimi, totaliter sistemler diye adlandırmayı öğrendiğimiz düzenlerde devlete, düşünsel yaşam üzerinde geniş kapsamlı yetkiler vermiştir. İzleyeceğimiz amaçları seçmemizi olanaklı kılan, araçları sağlamaya hazır farklı ve bağımsız kurumların çokluğudur.